Moda
Kalıp Önce Gelir: John Lobb ve Ağacın Hafızası
St James's Street'teki atölyede ayakkabıdan önce bir ağaç parçası doğar. Bir ömür boyu rafta kalan o kalıp, müşterinin ayağını ondan daha iyi tanır.

Londra'da St James's Street'in 9 numarasında, vitrin camının ardında ayakkabı değil ahşap durur. Tahta bloklar, yarı oyulmuş ayak biçimleri, üzerine kurşunkalemle çizgi atılmış formlar. Müşteri içeri girdiğinde ilk sipariş ettiği şey de aslında deri değildir: ayağının ağaçtan ikizidir.
John Lobb 1849'da kuruldu, bugün ailenin beşinci kuşağı işletiyor. Cornwall'lı topal bir çiftlik çocuğu olan kurucu, Londra'nın büyük kunduracılarından tek tek geri çevrilince altına hücum eden Avustralya'ya gitmiş, bir çadırda madencilere bot dikerek adını duyurmuştu. Sanayileşme makineyi atölyeye soktuğunda firma yön değiştirmedi; her çifti elde yapmayı sürdürdü. Kurşunkalemle kahverengi kâğıda çizilen taban hattından son cilaya kadar yöntem neredeyse hiç değişmedi.
Ölçü değil, biyografi
Bir ısmarlama ayakkabının başlangıcı, terzinin mezurasına benzemez. Kalıpçı ayağı sayıyla değil hikâyeyle alır: sağ ayak soldan yarım numara büyük, dış kemikte eski bir kırığın izi, baş parmağın hafif içe dönüşü. Tüm bunlar kâğıda iz olarak, nota olarak düşer. Sonra usta akçaağaç, kayın ya da gürgenden bir bloğu oyarak o ayağın katı bir karşılığını çıkarır. Ortaya çıkan nesnenin adı 'son'dur; İngilizcede 'last', yani kalıp. İşin sırrı şu deyişte saklı: the last comes first — kalıp önce gelir.
Bu cisim bittiğinde atölyenin raflarına kaldırılır ve orada kalır. Lobb'un raflarında binlerce kalıp birikmiştir; her biri bir ayağa, çoğu zaman artık hayatta olmayan bir ayağa ait. Müşteri yıllar sonra ikinci çiftini istediğinde tekrar ölçü vermesine gerek yoktur. Ağaç onun yerine hatırlar.
Ayağın hafızasını deri değil ağaç tutar; raftaki kalıp, sahibinden uzun yaşar.
Bir çift, kaç çift el
Kalıp hazır olunca iş elden ele geçer. Önce desenci, kalıbın eğrisini ve müşterinin seçtiği modeli iki boyutlu bir şablona çevirir. Sonra deriyi kesen kişiye sıra gelir; bu işe 'clicking' denir, çünkü bıçak deriden çıkarken çıkardığı sesten alır adını. Kesici bütün bir post içinden ayakkabıya gidecek en temiz, en az gerilmiş parçaları seçer. Ardından 'closer' sayalı dikip astarı ve süslemeyi tamamlar. Son aşamada saya kalıba geçirilir, deri ıslatılıp ağacın üstüne çekildikçe ayakkabı düz bir parçadan üç boyutlu bir cisme döner; üç milimetrelik bir deri şerit, yani welt, elle tabana dikilir.
Hiçbiri tek elden çıkmaz. Kalıpçının, kesicinin, dikicinin ve çekme ustasının ortak emeği bir çiftte buluşur. Bu yüzden ilk çift altı yedi ay ister; usta yoğunsa daha da uzar. Kalıp bir kez yapıldıktan sonra sonraki çiftler üç dört aya iner — çünkü en zor iş, ağacın içinde çoktan bitmiştir.
Beklemenin ekonomisi
Ismarlama bir Lobb çiftinin İngiltere'deki fiyatı binlerce sterlinden başlar; kalıbın kendisi de bu bedelin içindedir, çünkü asıl satılan şey o tahta parçasıdır. Müşteri bir ürün değil, bir kayıt satın alır. Ayakkabı eskir, pençe değişir, deri çatlayıp onarılır; raftaki kalıp ise yerinde durur ve bir sonraki siparişin altyapısı olmayı sürdürür.
Vitrindeki ahşaba dönüp baktığınızda mesele anlaşılıyor. Bu atölyenin sattığı, ayağa giyilen deri değil; ayağı tanıyan ağaçtır. Caruso'nun, Sinatra'nın, nice ayağın biçimi hâlâ o raflarda bir yerlerde duruyor olabilir. Ayakkabı giden kişiyle yola çıkar; kalıp ise kalır, bekler, hatırlar.