Yat & Denizcilik
Marinaların Ruhsuz Duvarları
Bir zamanlar koyların doğal sığınağına demir atardık; şimdi beton iskelelere bağlanıyor, yan komşumuzun jeneratör sesini dinliyoruz. Marina kültürü denizciliği ilerletti mi, yoksa ondan bir şey mi eksiltti?

Geçenlerde eski bir denizciyle sohbet ederken, bana 1970’lerde Bodrum’da geçirdiği bir geceyi anlattı. Teknesini yat limanına değil, doğrudan koya bağlamış, kıçtankara olmuş. Sabah uyandığında güverteden denize atlamış, kahvesini yunuslarla içmiş. O an, marinalarda neyi geride bıraktığımızı düşündüm: denizle doğrudan teması.
Beton Ormanında Kaybolan Huzur
Bugünün marinaları, her biri beş yıldızlı otel konforu vaat eden dev kompleksler. Havuzlar, restoranlar, alışveriş merkezleri. Peki deniz nerede? Teknenizi bağladığınızda, çoğu zaman suyu görmek için güverteden eğilmeniz gerekiyor. Etrafınız beton duvar, yanınızda dev motor yatların uğultusu, arkanızda bir kara barının gürültüsü. Bu manzara denizciliğin ruhuna aykırı.
Marinalar denizcilik kültürünü demokratikleştirdi; bu doğru. Artık daha fazla insan denize çıkabiliyor, teknesini güvenle bağlayabiliyor. Ama bu güvenliğin ve konforun bedeli, denizle aramıza giren yapay bir bariyer oldu. Marinalar denizi erişilebilir kılarken ondan uzaklaştırdı.
Denizci, koyda demirlerken yıldızları sayar; marinada ise komşu teknenin televizyon sesini duyar.
Koyların Kaybedilen Dili
Tenha bir koy, denizcinin tapınağıdır. Orada demir atmak, doğayla bir sözleşme imzalamaktır. Rüzgârı okursunuz, derinliği ölçersiniz, demirin tutmasını beklersiniz. Etrafta halatların gıcırtısından ve suyun şıpırtısından başka ses yoktur; kulağınız denizin ritmine ayarlanır. Marinada ise bağlama halatınızı bir görevliye atar, elektriğinizi takar, klimanızı açar ve denizi unutursunuz. Su, bir arka plana dönüşür.
Elbette koyların da sorunları var: artan tekne trafiği, çevre kirliliği, kontrolsüz demirleme. Ama bunlar koy kültürünün özüne değil, onu hoyratça tüketen zihniyete işaret ediyor. İşini bilen denizci koya saygıyla yaklaşır; çöpünü toplar, gürültü yapmaz, suyu kirletmez. Marina ise çoğu zaman bu sorumluluğu kurumsallaştırırken denizciyi pasif bir tüketiciye çevirir.
Bir Duruş Olarak Demirlemek
Benim için tenha bir koyda demirlemek bir seyir tercihinden fazlasıdır; bir duruştur. Doğayla uyum içinde yaşama sanatına bağlılığın göstergesidir. Bernard Moitessier, ‘Uzun Yol’da limanlardan kaçışını anlatırken aslında uygarlığın dayattığı yapay düzene karşı bir isyanı dile getiriyordu. Bugün biz de, marinaların beton duvarları arasında sıkışmışken o isyanı hatırlamalıyız.
Bu, marinaları büsbütün reddetmek anlamına gelmiyor. Fırtınalı havalarda güvenli bir sığınak, uzun seyirlerde bir ikmal noktası olarak değerlidir. Ama denizciliğin kalbi hâlâ koylarda atıyor. Orada rüzgârın dürüst sesini duyarsınız; motoru parayla alamazsınız, yıldızlar pusulanız olur. Bir marinanın şezlongu konforlu olabilir; ama kendi teknenizin güvertesinde, Samanyolu’nun altında uyandığınız o sabah, hangi süitle değişilir bilmiyorum.