Gayrimenkul
İstanbul’un Son Yalı Ustaları ve Kaybolan Eller
Ahşap tekne yapımından yalı restorasyonuna uzanan zanaat zinciri, birkaç yaşlı ustanın avuçlarında sona eriyor. Çıraksız kalan bu eller gidince, Boğaz’ın hafızasındaki bir yapım bilgisi de onlarla gidiyor.

Boğaz’ın ahşap yalıları çoğu zaman yalnızca kıyıdaki kırılgan silüetleriyle anılır. Oysa her birinin içinde, unutulmaya yüz tutmuş bir zanaat saklıdır. Bu zanaatın son taşıyıcıları, bugün seksenlerini süren bir avuç usta. Çiviyi değil, ahşabın nefes alışını bilen son eller onlar.
Denizden Karaya Bir Bilgi Aktarımı
Yalı restorasyonu, çoğu kişinin sandığı gibi sıradan bir inşaat işi değildir. İşin özünde, Karadeniz’in hırçın dalgalarına kafa tutmuş ahşap tekne ustalarının bilgisi yatar. Salih Usta, on iki yaşında bir tersanede çırak olarak başladığı hayatını şimdi bir yalının çürüyen cumbasını onararak sürdürüyor. “Tekne de yalı da aynı mantık,” diyor, “ahşabı suyla barıştırmak. Nerede şişecek, nerede çalışacak, bilmezsen yandın.” Onun avuçları, meşenin damarına göre keski tutmayı öğrenmiş bir neslin son temsilcisi.
Ahşabı suyla barıştırmak. Nerede şişecek, nerede çalışacak, bilmezsen yandın.
Bu bilgi kitaplarda yazmaz. Uzun kış akşamlarında, çırağın ustasının elini izlemesiyle aktarılır. Ama bugün ne o çırak kaldı ne de izlenecek usta. Gençler hızlı para kazanmanın peşinde; restorasyonsa sabır ister, bir kirişi altı ay bekletmeyi göze almayı gerektirir. Sonuç, Boğaz’ın yalıları için bir tür plastik cerrahi: dışı parlak, içi ruhsuz müdahaleler.
Spekülasyonun Gölgesinde Bir Zanaat Mezarlığı
Yalıların metrekare fiyatları astronomik rakamlara ulaştıkça restorasyon anlayışı da değişti. Artık mesele bir yapıyı yaşatmak değil, onu hızla satılabilir bir metaya dönüştürmek. Bu süreçte geleneksel teknikler yerini endüstriyel çözümlere bırakıyor. Salih Usta’nın elinde can bulan kurt ağzı geçmelerin yerini silikon dolgular alıyor. Oysa yalı yalnızca ahşap değil; içinde yaşayanların sesi, rüzgârın çıkardığı inilti, dalganın kıyıya vuruşuyla bütünlenen bir organizma.
Geçen hafta Anadolu Hisarı’nda restore edilmiş bir yalıyı gezdim. Dış cephedeki boya öyle kalındı ki ahşabın dokusunu hissetmek imkânsızdı. İç mekânda ise orijinal tavan süslemeleri, üzerlerine çakılan alçıpanla yok edilmişti. Salih Usta olsa, “Bu yalı öldü,” derdi. Haklı da olurdu: Mimari yalnızca biçim değil, aynı zamanda yapım bilgisidir. O bilgi yok olunca geriye yalnızca bir kabuk kalır.
Bu yalı öldü. Çünkü artık nefes almıyor.
Bir Ustayı Dinlemek, Bir Dünyayı Kurtarmak
Peki ne yapmalı? Önce bu ustaların bilgisini kayıt altına almak şart: sözlü tarih projeleri, belgeseller, hatta zanaat okulları. Ama bunlar yetmez. Asıl mesele, yalı sahiplerinin ve müteahhitlerin zihniyetinde. Çoğu yalıyı pahalı bir vitrin gibi görüyor; oysa onardığın şey bir yapı değil, kuşaklar boyu biriken bir yapım bilgisi. O bilgi gidince geriye kalan, tapuda yazan metrekareden ibaret.
Salih Usta’ya son sorumu sordum: “Sizden sonra bu işi kim yapacak?” Gözleri, atölyesinin tozlu penceresinden Boğaz’a kaydı. “Bilmem,” dedi, “belki de yapılmaz. Ama şunu bil: Bir yalıyı yıkmak kolay, yapmaksa bir ömür.” O an anladım ki asıl yıkım beton mikserleriyle değil, bu bilginin unutulmasıyla geliyor.