Moda
Roseberry'nin Riski: Schiaparelli AW26 Couture'de Tarih Bir Kostüm Değil
Daniel Roseberry'nin Temmuz 2026 koleksiyonu, surrealizmin kökenine —savaş öncesi Paris'in kırılgan saadetine— dönerken tarihi yalnızca referans olarak değil, hesap sormak için kullanıyor.

Bir koleksiyonu izlerken zaman zaman şunu fark ederim: tasarımcı tarihi seviyor mu, yoksa tarihe ihtiyacı mı var? İkisi çok farklı şeyler. Sevgi sizi korur; ihtiyaç ise sizi şekillendirir, bazen zorla. Daniel Roseberry'nin Schiaparelli için hazırladığı AW26 couture koleksiyonu bu ayrımın tam ortasında duruyor — ve oradan kaçmıyor.
Paris Haute Couture Haftası'nı 6 Temmuz sabahı açan bu koleksiyonun referans noktası, Elsa Schiaparelli'nin 1940'ta Paris'i terk etmek zorunda kaldığı dönem — Nazi işgali öncesinin son nefesi, couture atölyelerinin hâlâ çalıştığı ama kapıların kapanmak üzere olduğu o süspans anı. Roseberry'nin notu netti: 'Geçmişi romantikleştirmek çok kolay. Ama couture her zaman riskle ilgilidir.' Bu cümleyi duyduğumda salonun içinde bir şeyin kıpırdadığını hissettim.
Koleksiyonun açılışı, keskin terzilik hattıyla nakışlı bir siyah tayyörle geldi — omuzlar yapılı, bel yerinde, etek dikine. Elsa'nın 1930'lar silüetine aşina olanlar için tanıdık bir form; ama Roseberry bu formun içine bir gerilim yerleştirmiş. Ceketin nakışı dekoratif değil, neredeyse savunmacı. Ardından gelen Apollo pelerin ters çevrilmiş ve üzeri pırlanta yağmurlarıyla kaplanmış — gökyüzüne değil, geceye uzanır gibi. Bu ters çevirme, koleksiyonun bütünü için bir anahtar: bilinen şeyin içini dışarı çıkarmak, tanıdığı yabancılaştırmak.
Biais-kesilmiş flou elbiseler, foulard kravatla tamamlanan sigara etekler, aşırı süslü matador ceketler — bunların her biri ayrı ayrı tanıdık moda tarihi parçaları. Ama Roseberry onları bir araya getirdiğinde ortaya çıkan şey nostalji değil; gerilim. Koleksiyonun son bölümündeki kırmızı saten elbise bunu en açık biçimde söylüyor: abartılı kalçalar, yastıklı arka göğüs detayı, rhinestone kaplı atan kalp kolyesi — beden hem övülüyor hem de karikatürize ediliyor. Bu Elsa'nın yaptığının ta kendisi: güzelliği kendisiyle yüzleştirmek.
Teknik açıdan koleksiyon, Schiaparelli'nin couture geçmişine yakışır bir yoğunlukta. Rhinestone işçiliği, bias-cut dikiş hassasiyeti, saten ve organze kullanımı — bunlar gösterişli ama asla dağınık değil. Roseberry'nin disiplini bu noktada: surrealist referansın üzerine couture sabırlılığını ekliyor. Bir parçanın şok değeri, o parçanın yapım kalitesiyle orantılı. Bu denge her tasarımcıda yok.
Bu sezon Schiaparelli'yi diğer açılış koleksiyonlarından ayıran şey tam da burada: Roseberry tarihle hesaplaşıyor, onu süslemiyor. 1940 Paris'i bir vibe değil; bir kopuş anı. Atölyelerin kapandığı, terzilerin dağıldığı, bir geleneğin zorla kesintiye uğradığı o gün. Koleksiyonun bu bağlamla ne kadar bilinçli konuştuğunu söylemek güç — couture sunumlarında tasarımcı notları çoğunlukla belirsiz kalır. Ama giysiler konuşuyor: koruyucu bir tayyör, ters çevrilmiş bir ışık, kalbi dışa taşıyan bir kolye.
Roseberry'nin Schiaparelli'sini ilk günden bu yana izliyorum ve her seferinde aynı soruyu soruyorum: Bu kadar güçlü bir hanenin mirasıyla ne yaparsınız? Çoğu tasarımcı cevabı arşivde arar — ikonik parçaları canlandırır, etiketi parlak tutar, tartışmasız gider. Roseberry ise arşivi bir malzeme olarak değil, bir argüman olarak kullanıyor. AW26'da bu tutum olgunlaşmış görünüyor. Tarih burada kostüme dönüşmüyor; soru sormak için kullanılıyor.
Haute couture haftasının ilk şovunu açmak ayrı bir baskı taşır. Tempo belirleyici olmak, haftanın tonunu kurmak anlamına gelir. Roseberry bu sabah tempoyu ciddi tuttu — abartısız değil, ama ciddiyetsiz de değil. Surrealizm burada eğlence değil, direniş. Ve bu fark, benim için, bir koleksiyonu izlemeye değer yapan şey.