Kiefer Fondation Beyeler'de: Yıkımın İzini Sürmek
Anselm Kiefer'in kurşun, kül ve dikenli telden kurulu evreni Riehen'daki vakıf müzesinde bir kez daha kendini açıyor — ve izleyiciyi yoruyor, kasıtlı olarak.

Müze içinde bir yere gidiyorsunuz; nereye gittiğinizi bilmiyorsunuz, ama ayaklarınız sizi oraya çekiyor. Fondation Beyeler'in Kiefer retrospektifinde ilk salona girdiğinizde tam olarak bu his var: irade dışı bir çekilme. Tuvalin önünde duruyorsunuz, kurşun plakaları ve yanmış buğday sapları sarkan devasa bir kompozisyon, ve kendinize şunu sormak yerine — bu ne demek istiyor? — şunu soruyorsunuz: bunu görmek zorunda mıydım?
Bu sorunun kendisi Kiefer'in başarısıdır. Sanat sizi güzel duygularla doldurmak yerine etik bir köşeye sıkıştırıyorsa, işçiliği değil zihni zorunlu kılıyorsa, oraya gitmek zorunluluğu hissettiriyorsa — bu, eserin omurgasının sağlam olduğu anlamına gelir.
Malzeme bir argümandır
Kiefer'in ne kullandığına bakmak, ne söylediğini anlamaktan önce gelir. Kurşun: Rönesans'tan beri simyacıların "ham madde"si, ağır ve zehirli, savaş mermisinin özü. Kül: yakılmış şeyin kalıntısı, şiddetin mütevazı belgesi. Bitki: toprakta kalan, savaştan sonra yeniden çıkan, umudun değil inatçılığın sembolü. Kiefer bu malzemeleri metafor olarak değil, tarihsel madde olarak kullanır — Alman belleğinin fiziksel döküntüsü olarak.
Fondation Beyeler retrospektifinin küratöryel kararı bu noktada can alıcı: eserler kronolojik değil, tematik dizilmiş. Böylece 1970'lerin ilk "provokasyon" döneminden 2020'lerin olgun ve ağırlaşmış üretimlerine kadar uzanan mesafe, bir sanatçının değişimi olarak değil; tek bir obsesyonun derinleşmesi olarak okunuyor. Kiefer yetmiş yıl boyunca aynı soruyu sormuş: Almanya kendini nasıl taşıyor?
Kiefer'in tuvalleri güzel değil. Ama güzellik zaten yanlış kelime — burada doğru kelime "tanıklık."
Burada dürüst olmak lazım: Kiefer'in bazı geç dönem işleri, özellikle Paris atölyesinde üretilen ve giderek artan boyutlara kavuşan kompozisyonlar, bazen kendi kütlelerinin altında kalıyor. Büyüklük, derinliğin ikamesi olamaz. Retrospektifin son salonlarında bunu hissettim — devasa ölçeklerin yaratması beklenen ezici his, yerini hafif bir yorgunluğa bırakıyor. Belki bu da kasıtlıdır; Kiefer'de kazara olan çok azdır.
Neden şimdi, neden Riehen
Fondation Beyeler'in Kiefer'i bu dönemde programa alması tesadüf değil. Avrupa'da hafıza siyaseti yeniden kırılma noktasında; kolektif suç, iade tartışması, kolonyalizmin hesabı — bunların hepsi sanat kurumlarını da doğrudan vuruyor. Kiefer bu tartışmaların içinde değil, yanında duruyor: Almanya'ya özgü ama evrensel bir yıkım estetiğiyle. İsviçre'nin sakin Riehen kasabasında, Renzo Piano'nun ışık dolu yapısında Kiefer'i görmek ise garip bir kontrast yaratıyor. Bu müzenin beyaz duvarları ve doğal ışığı, Kiefer'in eserleriyle nasıl bir gerilim kuruyor — bu gerilim kendisi de bir argüman.
Müzenin koleksiyon politikasını bilirsek şaşırmayız: Fondation Beyeler, konfor veren eserlerin yanına rahatsız edenleri de almayı bilinçli bir tercih olarak sürdürüyor. Bu da Beyeler'i Avrupa'nın pek çok "güzel duygular" müzesinden ayıran şey. Kurumsal cesaret, uzun vadede sanat tarihinin hangi tarafında duracağını belirler.
Kiefer'i izlerken şunu düşündüm: Türkiye'de hangi sanatçı bu ölçekte ve bu dürüstlükle kendi ülkesinin karanlıklarını taşıyabilir? Soruyu sormak bile rahatsız edici — ki bu rahatsızlık, Kiefer'in yarım yüzyıldır ne yaptığını tam olarak anlatıyor. Bir sergi eğer size başka bir yerde başka bir soru sorduruyorsa, seyahat etmeye değer demektir.