Sanat & Müzayede
Bir Milyar Dolarlık Hikâye: Lucas Müzesi ve Sanatın Kapısındaki Bekçiler
George Lucas'ın "anlatı sanatı" müzesi Eylül'de Los Angeles'ta açılıyor. Mesele bir bina değil: Resmin altına itilmiş çizgi roman, illüstrasyon ve afişin müze duvarına çıkıp çıkamayacağı.

Bir resmin müzeye girmesiyle bir filmin bilet gişesine girmesi arasında, kimsenin yüksek sesle söylemediği bir sınır vardır. O sınırı çizen kurum, çoğu zaman binanın kendisidir. Eylül ayında Los Angeles'ın Exposition Park'ında açılacak olan Lucas Anlatı Sanatı Müzesi, tam da bu sınırın üstüne kuruldu — hem mecazen hem fiilen. Ma Yansong'un tasarladığı, yere değmeden süzülen bir bulutu ya da konmaya hazır bir uzay aracını andıran yapı, on bir dönümlük bir otoparkın yerine yükseldi. Maliyeti bir milyar dolar civarında; içindeki koleksiyonun değeri de aşağı yukarı bunu buluyor. Ama bu yazının meselesi rakamlar değil. Mesele, o bulutun içine neyin alınacağı.
George Lucas ile eşi, yatırımcı Mellody Hobson'ın kurduğu müze, kendini "anlatı sanatı" üzerine kurguluyor. Kırk bini aşkın eser: Norman Rockwell'in dergi kapakları, N. C. Wyeth ile Maxfield Parrish'in illüstrasyonları, Beatrix Potter'ın çocuk kitabı resimleri, Winsor McCay ve Jack Kirby'den Alison Bechdel ile Chris Ware'e uzanan çizgi roman ustaları. Yanı sıra Star Wars, Indiana Jones ve Peanuts'tan dekor, eskiz ve materyal. Galerilere isimlerini akımlar ya da dönemler değil, insan halleri vermiş: aşk, aile, oyun, iş, çocukluk, macera. Bu basit bir tasnif tercihi gibi görünür. Değildir. Bir müzenin odalarını sanat tarihiyle değil de duygularla adlandırması, daha kapıda bir argümandır.
Argüman şu: Bir görüntünün değeri, hangi rafa konduğunda değil, neyi nasıl anlattığında saklıdır. Lucas'ın koleksiyonu, yüz yıldır "yüksek sanat" kapısından kibarca geri çevrilmiş türleri bir araya topluyor. İllüstrasyon, ticari sanat sayıldığı için aşağılandı. Çizgi roman, çocuk işi görüldü. Afiş, sinema artığı diye küçümsendi. Şimdi bunların hepsi, tek bir çatının — kelimenin tam anlamıyla süzülen bir çatının — altında, müze ışığına çıkıyor.
"Uydurma Bir Kategori"
Bu çıkış, beklendiği gibi karşılıksız kalmadı. Los Angeles Times'ın sanat eleştirmeni Christopher Knight, projeyi yıllar önce "berbat bir fikir" diye nitelemiş, "anlatı sanatı" ifadesini "uydurma bir kategori" sayıp müzenin nihayetinde "Hollywood kitsch'ine dikilmiş bir anıt" olabileceğini söylemişti. Bu cümleyi kolayca kibirli bir reflekse indirgeyebiliriz. İndirgemeyeceğim, çünkü içinde gerçek bir sorun var. "Anlatı sanatı" gerçekten de sınırları belirsiz bir torbadır: Hikâye anlatmayan hangi resim vardır ki? Giotto da anlatır, Caravaggio da, Goya da. Bir terim her şeyi kapsıyorsa, hiçbir şeyi tarif etmiyor demektir.
Ama Knight'ın itirazının asıl kuvvetli yanı kategori değil, kaynak meselesidir. Bu, akademik bir tartışmanın ucundan tutulup kurulmuş bir müze değil; bir adamın özel zevkinin, servetiyle kurumsallaştırılmış hâli. Lucas neyi sevdiyse onu topladı, sonra sevdiklerine bir tarih çerçevesi diktirdi. Tehlike burada: Özel beğeninin, parayla kanona dönüşmesi. Bir koleksiyoncu istediğini sevebilir; bunu sevdirme gücü kazandığı anda iş değişir.
Yine de Knight'ın "kitsch" yaftası beni rahatsız ediyor. Çünkü kitsch, çoğu zaman henüz ciddiye alınmamış olanın aldığı geçici addır. Bir zamanlar fotoğraf da sanat sayılmıyordu; karanlık oda işçiliği, ressamın elinin yanında zanaatkârlık görülüyordu. Empresyonistler salonlardan kovuldu. Caravaggio'nun sokaktan devşirdiği yüzler, soylu çevrelerce bayağı bulundu. Bugün müzenin en korunaklı odalarında duran ne varsa, bir vakitler birinin "bu sanat değil" dediği şeydi. Tarih, bekçilerin yanıldığı bir kayıttır.
Kapıyı Kim Tutuyor
Asıl mesele bu: Sanatın kapısındaki bekçiyi kim atadı? Çoğunlukla kimse atamadı; bekçilik kendiliğinden, alışkanlıkla, kurumların ataletiyle oluştu. Müzeler neyi içeri alırsa o "sanat" oldu, akademiler neyi öğretirse o "ciddi" sayıldı, müzayedeler neyi fiyatlandırırsa o "değerli" addedildi. Bu döngü kendi meşruiyetini kendisi üretir: İçeride olan, içeride olduğu için değerlidir. Lucas Müzesi bu döngüye dışarıdan bir tekme atıyor — ama kendi döngüsünü kurarak. Bir kapıyı yıkıp yerine, sadece anahtarı kendinde olan başka bir kapı koymak, hiyerarşiyi sökmez; yalnızca taşır.
Kitsch, çoğu zaman henüz ciddiye alınmamış olanın aldığı geçici addır. Tarih, kapıdaki bekçilerin yanıldığı bir kayıttır.
Binanın hikâyesi de bu tahakküm gerilimini ele veriyor. Müze ilk olarak 2010'da San Francisco'nun Presidio bölgesi için tasarlandı; yükseklik kısıtlarını aştığı ve mekânın dokusuna uymadığı gerekçesiyle reddedildi. Lucas 2014'te "sabrımız ve vaktimiz tükendi" diyerek çekildi. Ardından Chicago'nun göl kıyısı geldi; kamusal erişim ve planlama tartışmaları orada da projeyi geri püskürttü. Sonunda Los Angeles kabul etti. Mart 2018'de temel atıldı, açılış önce 2021, sonra 2023, ardından 2025 için verildi. Salgın ve tedarik zinciri her seferinde tarihi öteledi. Bir milyar dolar ve üç şehir: "Halkın sanatı" diye sunulan bir koleksiyonun, halkın temsilcilerince iki kez geri çevrilmiş olması manidardır.
Reddin gerekçeleri de tam olarak estetik değildi; ölçek, erişim, bir kentin silüetine yapılan müdahaleydi. Yani mesele hiçbir zaman yalnızca "bu sanat mı" sorusu olmadı. Mesele her zaman mekândı, güçtü, kimin neyi nereye dikme hakkına sahip olduğuydu. Ma Yansong'un binası, bin beş yüzü aşkın özel kalıplanmış polimer panelle bu soruya kayıtsız kalır gibi görünüyor: Yere basmadan, bağlamı yokmuş gibi süzülen bir kütle. Oysa hiçbir müze bağlamsız süzülmez. Hepsi bir şehrin üstüne, bir tarihin içine, bir iddianın ucuna konar.
Benim Lucas Müzesi'yle alıp veremediğim, çizgi romanı ya da illüstrasyonu duvara asması değil — bunu doğru buluyorum. Jack Kirby'nin bir karesindeki kompozisyon kudreti, çoğu çağdaş tuvalin yanında durur. Mesele, bu kabulün bir tartışmanın sonunda değil, bir servetin kararıyla gelmesi. Bir türün meşruiyeti, onu seven zengin biri çıktığı için değil, üzerine düşünüldüğü, yazıldığı, itiraz edildiği için pekişir. Müze fikri haklı; müzenin fikri sahibinden bağımsızlaşmamış olması ise eksik.
22 Eylül'de kapılar açıldığında, içeri girenler büyük ihtimalle Star Wars eskizlerinin önünde duracak, çocukluklarına dokunacak, iyi vakit geçirecekler. Bunda küçümsenecek bir şey yok. Asıl sınav, o bulutun içinden çıkıldığında başlayacak: Bu eserler, bir milyarderin sevdikleri olarak mı hatırlanacak, yoksa sanat tarihinin geç kaldığı bir bölümün nihayet yazılmış sayfaları olarak mı? Cevabı müze değil, önündeki tartışma verecek. Çünkü bir şeyi sanat yapan, asıldığı duvar değil; o duvarın önünde durup düşünmeye değer bulan bakıştır.