Sanat & Müzayede
Rothko'nun Floransa'sı: Rengin Bir Hücreye Sığması
Palazzo Strozzi'deki retrospektif, Mark Rothko ile Fra Angelico'yu aynı şehirde, neredeyse aynı odada buluşturuyor. Yetmiş tablonun önünde duran biri, bunun ne anlama geldiğini anlamak zorundadır.

Rothko, 1950'de ilk kez Floransa'ya gittiğinde Fra Angelico'nun hücrelerinde oturmuş, uzun süre tek bir fresk'in önünde kalmış. Ne düşündüğünü kimse tam olarak bilmiyor. Ama o yıldan sonra rengi kullanış biçiminin değişmeye başladığı, herkesçe kabul edilen bir gerçek. Şimdi oğlu Christopher Rothko bu ilişkiyi tersine çeviriyor: babasının tablolarını Fra Angelico'nun frescolarının yanına koyuyor, aynı Museo di San Marco'da, aynı hücrelerin içinde.
Fondazione Palazzo Strozzi'nin Mart'tan bu yana sürdürdüğü 'Rothko in Florence' sergisi 23 Ağustos'a kadar görülebilir. Küratörleri Christopher Rothko ve Elena Geuna, yetmiş eseri kronolojik bir omurgaya dizmişler: 1930'ların figüratif ve sürrealist döneminden, 1950'lerin renk alan tablolarına uzanan tam bir çizgi. MoMA, Tate, Centre Pompidou ve özel koleksiyonlardan gelen eserlerin bir arada olduğu bu yoğunluğu başka yerde bulmak güç. Ama bu bölüm, o anlamda, öngörülebilir bir retrospektif.
Asıl mesele üç yüz metre ötede başlıyor. San Marco Müzesi'nin alt katında beş Rothko tablosu, Beato Angelico'nun kapalı hücrelerine yerleştirilmiş. Düzenleme şu: bir manastır hücresinde dua için üretilmiş bir fresk, ve onun karşısında ya da yanında, hiçbir bağlamdan bağımsız gibi görünen ama aslında tamamen bağlama duyarlı bir renk dikdörtgeni.
Bu buluşmayı 'iki mistik sanatçının diyalogu' gibi sunmak mümkün — ama kolaya kaçmak olur. Angelico için renk bir araçtır: üzüntüyü, yüceltmeyi, kutsalı iletmek için kullanılır. Mavi pelerinin o belirli tonu, laciverdin o ağırlığı, Hristiyan ikonografisinin birer kodu olarak işler. Rothko için renk ise tam tersine herhangi bir kodun önüne geçmeye çalışır — ne anlatı, ne sembol, ne bağlam. Sadece rengin kendisi, ve o renkin izleyici üzerinde bıraktığı fiziksel yük.
Ama hücre boyutu bu farkı ilginç bir şekilde askıya alıyor. Rothko'nun büyük tablolarını geniş bir müze salonunda görmekle, iki metreye iki metrelik bir hücrede görmek arasında dağlar kadar fark var. Küçük alanda tablo sizi kaplar; sınırları gözden kaybolur, rengin içine girmiş gibi hissedersiniz. Bu tam olarak Rothko'nun istediği şeydi — tablolarının zemine yakın asılmasını, izleyicinin tabloya yaklaşmasını ısrarla istedi. Bir galeride bu koşulları sağlamak güçtür. Bir manastır hücresinde, istemeden de olsa sağlanmış.
Rothko, Angelico'nun hücrelerinde oturmuş, uzun süre kalmış. Ne düşündüğünü kimse bilmiyor. Ama o yıldan sonra rengi kullanış biçiminin değişmeye başladığı, herkesçe kabul edilen bir gerçek.
The Art Newspaper beş yıldız verdi, Domus 'zorlayıcı' dedi, Hypercritic 'mimari ile dini ritüel arasında bir izleme deneyimi' diye nitelendirdi. Eleştirmenler genel olarak hemfikir: sergi iyi kurgulanmış, görsel çevrim tutarlı, kronoloji aydınlatıcı. Ben de aynı fikirdeyim — ama San Marco bölümü için. Palazzo Strozzi'deki ana gövde, beklenen kalitede bir büyük retrospektif: eksiksiz, bilgilendirici, takdire şayan. Şehre yayılan uydu bölüm ise başka bir şey yapıyor.
Rothko 1970'te hayatına son verdi. Arkasında bıraktığı eserlerin büyük bölümü bugün müzelerde, bir kısmı ise özel koleksiyonlarda. Sergiyi açan soruyu şöyle sormak gerekiyor: Floransa bu retrospektifi neden şimdi yapıyor, neden burada? Cevap kısmen oğlunun yönettiği vakıftan geliyor — Christopher Rothko'nun babasının Floransa bağını görünür kılma isteği. Ama aynı zamanda bir piyasa gerçeği var: Rothko'nun Floransa'ya ilgisinin belgelenmesi, o döneme ait eserlerin anlamını ve fiyatını doğrudan etkiliyor.
Bu, kötü niyetli bir tespit değil. Bir eserin kökeninin, etkisinin, üretim koşullarının araştırılması ve sergilenmesi meşru bir küratöryel görevdir. Ama küratöryel söylem ile piyasa değeri arasındaki ilişkiyi gözardı etmek de safdillik olur. Rothko retrospektifleri her zaman müzayede takvimini etkiler; bu, sektörün açık sırrıdır. Sergi yetmiş eserle Ağustos'a kadar gidecek; o tarihe kadar piyasa ne yapacak, ilginç.
Şimdilik San Marco'ya dönelim. Angelico'nun hücre frescolarında pembe, altın sarısı ve lapis lazuli var. Rothko'nun karşıya koyduğu tablolarda ise kızıl ve koyu mor. İki sanatçı aynı dönemde yaşamadı, birbirini tanımadı, birbirinden haberdar olmadı. Ama 1950'nin o günü, bir Floransalı manastır hücresinde bir şey oldu. Oğlu bunu yetmiş yıl sonra görünür kılmaya çalışıyor. Bu hamlenin naif olup olmadığına izleyici karar vermeli.