SevantheModa, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sinema

Algoritmanın Gözü: Sinemada Bakışın Kolonizasyonu

Netflix’in ‘sana özel’ önerileri, biz fark etmeden bakışımızı daraltan bir kafes kurar. Salonun karanlığında kendi gözüyle bakan izleyici, algoritmanın parlak ekranında bir tüketici verisine iner.

· Sinema Editörü · · 3 dk okuma
Karanlık bir sinema salonunda, perdeden yansıyan ışıkla aydınlanan bir izleyici; üzerinde, görünmez bir algoritmanın ağını simgeleyen çizgiler.

Bir sinema salonunun karanlığında, perdenin ışığı gözlerimize vurduğunda bakışımız yalnızca bize aittir. O an ne algoritma vardır ne öneri motoru; yalnızca görüntüyle aramızdaki o dolaysız ilişki. Oysa bugün film izleme eylemi salonlardan dijital platformlara kayarken, bakışımızın efendisi değişti. Netflix, MUBI ya da Amazon Prime’ın ‘sana özel’ listeleri bize yalnızca neyi izleyeceğimizi söylemiyor; nasıl göreceğimizi, hangi görüntülerle karşılaşacağımızı, hatta neyi güzel bulacağımızı belirliyor. Sinema tarihinin en sinsi kolonizasyonu bu: bakışın algoritma tarafından ele geçirilmesi.

Salonun Özgürleştirici Karanlığı

Sinema salonu, modernitenin yarattığı en özgürleştirici mekânlardan biriydi. Karanlıkta yan yana oturan yabancılar, perdedeki hayaletlere bakarken kendi arzularıyla, korkularıyla yüzleşir. Bu deneyim, Jean-Louis Baudry’nin ‘sinematik aygıt’ kuramında vurguladığı gibi izleyiciyi bir tür gerileme durumuna sokar; rüya benzeri bir halde bilinçdışı serbest kalır. Evde, tablet ya da telefon ekranından izlenen bir filmse bu kolektif rüyayı paramparça eder. Algoritmanın gözü bizi tekil tüketicilere indirger. ‘Sen bunu seversin’ cümlesi, aslında ‘Sen yalnızca bunu görmelisin’ demektir. Seçme özgürlüğü yanılsaması altında görüş alanımız giderek daralır.

Algoritma, sinemanın en temel vaadini çalar: bilinmeyenle karşılaşma ihtimali.

Tarkovski’nin ‘Ayna’sındaki o rüzgârlı tarlayı, Bergman’ın ‘Persona’sındaki yüz yakın planlarını ya da Ceylan’ın ‘Kış Uykusu’ndaki o uzun diyalogları düşünün. Bunlar bir algoritmanın ‘beğenebileceğiniz’ kalıplarına sığmaz; sabır, dinginlik ve teslimiyet ister. Platformlar ise bizi sürekli ‘benzer’ olana yönlendirir. Bir kez auteur film izlediyseniz, karşınıza çıkan öneriler hep aynı tondadır. Peki ya sürpriz? Bir gün rastgele bir seçimle hayatınızı değiştirecek bir filme rastlama ihtimali? Algoritma, sinemanın en temel vaadini çalar: bilinmeyenle karşılaşma ihtimalini.

Dijitalin Steril Parlaklığı ve Kaybolan Ten

Bu kolonizasyon seçimlerle sınırlı kalmıyor; görüntünün dokusuna da sirayet ediyor. Daha önce 35 mm’in tenini yazmıştım: grain, ışık sızmaları, makaranın mekanik sesi… Bunlar sinemanın gövdesiydi. Dijital platformlar bu dokuyu siliyor. Sıkıştırılmış görüntüler, parlak ama cansız renkler sinemanın derisini soyuyor, onu içeriğe çeviriyor. Wong Kar-wai’nin ‘Aşk Zamanı’ndaki yağmurlu sokakların nemini, 35 mm’in titreşen taneleri olmadan hissedebilir misiniz? Algoritma bu nüansları tanımaz; onun ölçüsü izlenme süresi ve tıklanma oranıdır. Böylece film bir sanat eseri olmaktan çıkar, bir veri noktasına döner.

Sinema salonu bakışın özgürlüğünü talep eder; algoritma ise itaati.

Burada yavaş sinemanın direnişini hatırlamak gerek. Tarkovski’nin ‘mühürlenmiş zaman’ dediği şey, algoritmanın hızına taban tabana zıttır. Yavaş sinema seyirciye saygı duyar; onu düşünmeye, hissetmeye davet eder. Algoritma ise bizi durmadan bir sonraki içeriğe iter; dikkati dağıtır, sabrı törpüler. ‘The Irishman’i evde izlerken kaç kez durdurup bir şeyler atıştırdınız? Oysa salonda üç buçuk saat boyunca o koltuğa çakılı kalmak, bir teslimiyet ve saygı eylemidir. Scorsese’nin de dediği gibi sinema bir içerik değil, bir deneyimdir. Ve deneyim, algoritmanın öngörülerine sığmaz.

Direniş Olarak Sinema

Peki ne yapmalı? Önce sinema salonlarını yaşatmalıyız. Türkiye’de sanat sineması salonlarının kapanması yalnızca bir mekân kaybı değil, kültürel hafızanın silinmesidir. İkincisi, algoritmanın tahakkümüne karşı bilinçli bir seyir geliştirmeliyiz: platformların önerilerini reddedip kendi seçimlerimizi yapmalıyız. Sinematek ruhunu yeniden canlandırmalı, filmleri araştırarak, okuyarak, tartışarak seçmeliyiz. Üçüncüsü, fiziksel medyayı ve 35 mm gösterimleri desteklemeliyiz; bir Blu-ray koleksiyonu, bir bulut hesabından daha özgürleştiricidir. Son olarak yönetmenlere ve yapımcılara baskı yapmalıyız: filmlerinizi salonlar için yapın, platformların dayattığı formüllere boyun eğmeyin.

Bakışımızı geri kazanmak, sinemayı geri kazanmaktır.

Sinema bakmayı öğreten bir sanat; algoritma ise bakışı yöneten bir mekanizma. İkisi aynı odada uzun süre yaşayamaz. Bir dahaki sefere ‘sana özel’ listeyi açtığınızda, listenin dışına çıkıp adını ilk kez duyduğunuz bir filmi deneyin; salona gidebiliyorsanız gidin, telefonu çantada bırakın. Perdenin ışığıyla aydınlanan bir göz, veri akışının kestiremeyeceği tek şeydir. Karar her seferinde sizin elinizde.

  • algoritma
  • dijital-platformlar
  • sinema-dili
  • bakış
  • özgürlük