SevantheModa, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sanat & Müzayede

Koleksiyoncu Vicdanı ve Geri Vermenin Anatomisi

Müzelerin sömürge geçmişiyle yüzleşmesi artık bir söylem alıştırması değil, somut bir yükümlülük. Peki ya özel koleksiyonlar? Sevanthe, kapalı kapılar ardındaki etik hesaplaşmanın izini sürüyor.

· Sanat & Kültür Editörü · · 3 dk okuma
Loş bir odada, üzeri beyaz örtüyle kapatılmış bir heykelin silüeti, arkada yarı açık bir sandık.

Sotheby’s’in yakın tarihli bir müzayedesinde, Benin Krallığı’na ait bronz bir levha tahminin üç katına alıcı buldu. Satış sonrası yayımlanan basın bülteninde eserin “seçkin bir Avrupa koleksiyonundan” geldiği belirtiliyor, köken araştırması ise 1950’lerde bir İsviçre galerisinde son buluyordu. Oysa levhanın 1897’deki İngiliz ceza seferinde yağmalanan binlerce eserden biri olduğu akademik çevrelerce yıllardır biliniyor. Müzayede evi soruları yasal boşluklarla geçiştiriyor. Alıcı ise eserin kanlı geçmişini bilerek ya da bilmeyerek üstleniyor.

Geri verme (restitution) tartışması son yıllarda kamu müzelerini sıkıştırdı. Fransa’dan Almanya’ya, Belçika’dan Hollanda’ya pek çok hükümet, sömürge dönemi eserlerinin iadesi için yasal çerçeveler kurdu. British Museum’un Parthenon Mermerleri konusundaki inadı her geçen gün daha sürdürülemez bir anakronizme dönüşüyor. Ancak aynı dikkat özel koleksiyonların üzerine nadiren düşüyor. Oysa küresel sanat piyasasının hacmi düşünüldüğünde asıl büyük mesele tam da burada saklı.

Yasal Boşluğun Anatomisi

1970 tarihli UNESCO Sözleşmesi, kültür varlıklarının yasa dışı ithalat ve ihracatını önlemeyi amaçlar. Ancak sözleşmenin geriye dönük işlememesi, sömürge dönemi yağmasını kapsam dışı bırakır. Dahası, özel hukuktaki “iyi niyetli alıcı” kavramı koleksiyonerler için bir kalkan işlevi görür. Bir eseri kökenini sorgulamadan satın alan kişi hukuken sorumlu tutulamaz. Etik açıdan tartışmalı bir durum, böylece yasal kılıfına kavuşur. Hukuk bellek karşısında bu kadar kayıtsızken, vicdanın devreye girmesi için illa bir mahkeme kararı mı gerekir?

Hukuk bellek karşısında bu kadar kayıtsızken, vicdanın devreye girmesi için illa bir mahkeme kararı mı gerekir?

Bu soru, koleksiyonerliğin doğasındaki daha derin bir çatlağı işaret ediyor. Koleksiyon yapmak, biriktirmenin ötesinde bir hikâye sahiplenme edimidir. Her obje, koleksiyonere anlattığı öykü kadar değerlidir. Peki ya o öykü bir şiddet ve mülksüzleştirme öyküsüyse? O zaman koleksiyoner, farkında olmadan bir haksızlığın ortağına dönüşür. Estetik hazzın altındaki rahatsız edici gerçeği görmezden gelmek, çoğu zaman bilinçli bir tercihtir.

Belirsizliğin Pazar Değeri

Geçtiğimiz ay kapalı kapılar ardında yaşanan bir gelişme, bu yerleşik teamülün çatlamaya başladığını gösteriyor olabilir. Adının açıklanmasını istemeyen üst düzey bir Avrupalı koleksiyoner, kökeni 19. yüzyıl Batı Afrika’sına dayanan iki maskı menşe ülkesine iade etmek üzere bir aracı kurumla anlaştı. Karar bir mahkeme ya da kamu baskısı sonucu değil, kişisel bir hesaplaşmanın ürünüydü. Koleksiyonerin avukatı aracılığıyla ilettiği tek cümlelik açıklama şuydu: “Bu nesnelerin güzelliği, artık bana ait olmadıkları gerçeğini örtemezdi.” Estetik bir yargıdan etik bir tutuma geçişin bundan açık itirafı az bulunur.

Ne var ki bu münferit vaka, sistematik bir değişimin habercisi olmaktan uzak. Piyasanın büyük aktörleri —müzayede evleri, galeriler, sanat danışmanları— köken araştırması konusunda hâlâ isteksiz. Çünkü şeffaflık, kârlı bir belirsizliği tehdit ediyor. Kökeni şaibeli bir eserin değeri, bu şaibenin üzeri örtülü kaldığı sürece korunuyor. Sanat piyasasının pek dile getirilmeyen gerçeği bu: değer, çoğu zaman bilgi eksikliğinden beslenir.

Koleksiyoncu Vicdanına Doğru

Peki bir çıkış yolu var mı? İlk adım, koleksiyonerin kendisine yönelteceği basit soruda saklı: “Bu eser bana ulaşana dek geçen yolculukta kim susturuldu?” Bu soru, estetik beğeniyi etik bir sorgulamaya dönüştürüyor. İkinci adım, yasal boşlukların ardına saklanmayı bırakıp proaktif bir köken araştırması yaptırmak. Üçüncüsü en zoru: hikâye karanlıksa, geri verme ihtimalini ciddiyetle masaya yatırmak.

Bu, koleksiyonu bir kayıp olarak deneyimlemek anlamına gelmez. Tersine, iade etmek koleksiyonere başka bir konum açar: yağmanın değil, onarımın tarafında olmak. Nesnenin susturulmuş sesini geri vermek, koleksiyonun yükünü hafifletir. Tıpkı o isimsiz koleksiyonerin itirafındaki gibi, güzellik kimi zaman ancak iade edildiğinde tamamlanır.

İade etmek koleksiyonere başka bir konum açar: yağmanın değil, onarımın tarafında olmak.

Müzeler üzerindeki baskı arttıkça, özel koleksiyonların kapalı kapıların ardından çıkması sanat dünyasının bir sonraki etik sınavı olacak. Bir koleksiyonun değeri yalnızca sahip olunanlarla değil, geri verilenlerle de ölçülüyor artık. Vitrinde tutulan her şaibeli eser, bir gün koleksiyonerin önüne aynı soruyla dönecek: bu güzelliğin bedelini kim ödedi?

  • koleksiyonculuk
  • etik
  • müzeler
  • sömürgecilik
  • iade