Sinema
Bong Joon-ho'nun Denizaltı Cesareti: Ally ve Bir Yönetmenin Sınırlarını Silmesi
Parasite'in yönetmeni ilk animasyon filmiyle Güney Pasifik'in derinliklerine iniyor. Neden? Cevabı animasyonun ne olduğuyla değil, live-action'ın ne yapamadığıyla ilgili.

Bong Joon-ho Cannes'ta bir şey söyledi ve ben o cümleyi not defterime üç kez yazdım: "Animasyonda sınır yok — içimdeki kontrol delisi nihayet tam anlamıyla serbest." Parasite'in yönetmeni bunu söylüyor. Ozon deliğini değil, 40 kişilik çekime sahne hazırlarken her milimetreyi hesaplayan, Snowpiercer'da çerçeveyi treni andırır biçimde sıkıştıran, Memories of Murder'da kadrajın nerede durması gerektiğini sanki bir cerrah gibi bilen adam bunu söylüyor. İlginç bir itiraf. Çünkü animasyon normalde başka türlü anlatılır: özgürlük değil, daha fazla emek; sınırsızlık değil, kareler üzerinde sonsuz süre harcamak.
Projenin özeti şu: Ally, Güney Pasifik'in hiç keşfedilmemiş derinliklerinde yaşayan meraklı bir domuz kalamarının (piglet squid) hikâyesi. Küçük Ally, bir gün güneşi görmek ve bir doğa belgeselinin yıldızı olmak istiyor. Planları, okyanus dibine çöken gizemli bir uçakla alt üst oluyor. Sesi Ayo Edebiri, Bradley Cooper, Dave Bautista, Finn Wolfhard ve Werner Herzog'dan oluşan bir kadronun yanı sıra, müzik Marco Beltrami'ye emanet — Snowpiercer'dan tanıdık bir el. 2019'dan beri üzerinde çalışılan proje 2027'de vizyona girecek; Neon dağıtacak, Parasite'te olduğu gibi.
Kontrol ve Özgürlük: Aynı Şeyin İki Yüzü
Ama asıl ilginç olan animasyonu neden seçtiği değil, live-action'ın neyi yapamadığı. "Gerçek aksiyonda üç arabayı patlatabilirsiniz, yolları kapatabilirsiniz, ama son tarih var," diyor Bong. "Animasyonda hiçbir fiziksel kısıt yok." Bu cümle yüzeysel okunursa bir pratiklik meselesi gibi görünüyor. Ama daha derin bir okuma şunu söylüyor: Bong'un yıllarca kurduğu 'kontrol', aslında fiziksel dünyanın koyduğu sınırlarla bir uzlaşmaydı. Filmin çerçevesi ne kadar sıkı olursa olsun, gerçek bir insan elini nereye koyacağını bilemez, gerçek bir yüz tam istediğiniz ifadeyi vermez, gerçek ışık bazen ihanet eder.
Animasyon bu uzlaşmayı ortadan kaldırıyor. Ve bu Bong'u hem heyecanlandırıyor hem de — benim gözümden — bir miktar ürkütüyor. Çünkü gerçek hayatta olduğu gibi, ihanetteki güzellik tam da o beklenmeyen kırılmalarda saklıdır. Kamera yanlış yerde durduğunda, oyuncunun dudağı titrediğinde, arka planda bir karakter beklenmedik bir hareket yaptığında — o anlarda sinemanın gizli hayatı başlar. Animasyon bu hayatı kontrol altına alıyor. Bu bir kazanç mı, kayıp mı?
Miyazaki sorusunu sormak mecburiyetindeyim. Bong'un kendisi referans veriyor: Ally'nin George Miller ve Miyazaki'yi 'aşmayı' hedeflediğini söylüyor. Bu büyük bir iddia. Çünkü Miyazaki'nin animasyonu tam anlamıyla bir insan eliyle ilgilidir — her kare elle çizilmiş, her hareket bedenin devinimiyle kurulmuş. Bong'unki DNEG'in dijital altyapısıyla oluşturuluyor. Bu teknik fark estetiği nasıl belirleyecek? Denizin derinliklerinde ne kadar doku, ne kadar imperfection, ne kadar 'grain' olacak?
Mickey 17 yeni bir Bong filmi: Pattinson ile yapılan büyük bütçeli Hollywood deneyimi eleştirildi, Bong dürüstçe 'beni suçlayın' dedi. Bu alçakgönüllülük onu hem sevdiriyor hem de sonraki adıma dair bir şey söylüyor: kontrol edilemeyen şeyleri kontrol edebilmek için formatı değiştirmek. Büyük bir Kumar. 52 milyon dolarlık bir kalamar hayali.
2027'ye kadar bekleyeceğiz. Ama şunu şimdiden söyleyebilirim: Bong Joon-ho'nun animasyona geçişi, bir yönetmenin tükenmişliği değil, biçimle kurduğu ilişkinin bir sonraki evrimini temsil ediyor. Ve bu evrim, sinema tarihinde nadiren görülen türden bir dürüstlükle ilan edildi: 'Benimle dalg yapmak istiyorsanız, haydi dalgın.' Werner Herzog bir kalamarı seslendiriyor. Bu zaten her şeyi anlatıyor.