SevantheModa, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sinema

Çadır Kuran Sinefiller: Karlovy Vary 60 Yaşında ve Cannes'a Hiç Benzemiyor

3 Temmuz'da bir Bohemya kaplıca kasabasında perde açılıyor. Kırmızı halıdan çok kuyrukta uyuyan gençleri olan bu festival, sinemanın hâlâ kimin için yapıldığını hatırlatıyor.

· Sinema Editörü · · 4 dk okuma
Bohemya'nın ormanlık tepeleri arasındaki bir kaplıca kasabasında, bir sinema salonunun önünde sabaha karşı kurulmuş çadırlar ve bekleyen genç sinefiller

Cannes'ın kırmızı halısında bir ayakkabının topuğu kaç santim olmalı, bunu tartışırken bir mevsim geçti. Şimdi gözümü doğuya, Bohemya'nın ormanlık tepeleri arasına sıkışmış bir kaplıca kasabasına çeviriyorum. 3 Temmuz'da orada, Karlovy Vary'de perde açılacak. Kırmızı halı yok denecek kadar az; smokin yalnızca açılış ve kapanış gecesine mahsus. Onun yerine kasabaya iki kilometre mesafede kurulmuş çadırlar, bir bilet için yedi saat kuyrukta bekleyen, kimi uyuyakalmış gençler var. İşte tam da bu yüzden bu festivali yıllardır gözden kaçırmamızı affetmiyorum.

Bu yıl Karlovy Vary altmışıncı kez toplanıyor; ama hikâyesi 1946'ya, savaşın hemen ertesine uzanıyor. Sekiz onyıl önce, henüz adı bile rekabetçi bir yarışma olmayan, yedi ülkeden film gösteren mütevazı bir buluşmayla başladı. Kristal Küre ödülü 1948'den beri veriliyor. FIAPF'ın A sınıfı akreditasyonuyla bugün Cannes, Venedik ve Berlin'le aynı kategoride — yani kâğıt üzerinde dünyanın en üst basamağında. Ama Karlovy Vary'nin değeri o kâğıtta değil; Orta ve Doğu Avrupa'nın en eski film festivali olmasında, Demir Perde yıllarında Sovyet, Çekoslovak, Macar, Polonyalı ve Romen sinemasının Batı'yla buluştuğu neredeyse tek açık pencere olmasında saklı.

Bir festivalin yaşını kutlaması kolay; mesele o yaşı nasıl taşıdığı. Bu sene festival aynı zamanda sekseninci yıl dönümünü işaret ediyor ve kutlamayı en yerinde biçimde yapıyor: bir günlüğüne, 1946'daki ikiz doğum yerine geri dönüyor. Mariánské Lázně'de bir önizleme gösterimiyle festivalin başladığı iki kasaba kısa bir an için yeniden birleşecek. Bu, pazarlamacı bir jübile değil; bir hafıza tazeleme ritüeli. Sinemanın nereden geldiğini, hangi salonlarda büyüdüğünü hatırlamak için sahneye konmuş bir tören.

Çadırlı Kuyruk: Bir Festivalin Gerçek Karakteri

Karlovy Vary'yi Cannes'dan ayıran şey bütçesi değil, izleyicisi. Cannes bir pazardır; yıldızlara, sektöre ve dedikodu basınına kurulu, sıkı korunan bir kale. Karlovy Vary ise, festivalin kendi deyişiyle, gerçekten halk için. Her temmuz Avrupa'nın dört bir yanından gelen binlerce sırt çantalı genç kasabaya akın ediyor, çadır kuruyor, salonları tıklım tıklım dolduruyor, gecenin geç saatlerine kadar tartışıyor. O ünlü 'kuyruk' bir efsane değil: yürekli sinemaseverler bir bilet için saatlerce, kimi zaman yedi saat bekliyor, sabahı çadırda ediyor.

Bu manzaranın benim için anlamı şu: salon kültürü, defalarca yazdığım o tehdit altındaki ritüel, burada hâlâ nefes alıyor. Hem de en saf hâliyle — bir konfor olarak değil, bir bedel ödenerek kazanılan deneyim olarak. Yedi saat kuyrukta bekleyen yirmi yaşındaki biri, bir filmi tıklamayla açıp on dakikada bırakan birinden bambaşka bir dikkatle oturuyor salona. O bilet bir hak değil, bir emanet. İşte streaming'in 'kolaylık' vaadiyle asla satın alamayacağı şey tam da bu.

Yedi saat kuyrukta bekleyen birinin elindeki bilet bir hak değil, bir emanettir. O dikkat satın alınamaz.

Doğa Erinç

Festival kendi sınırını biliyor. Cannes'la boy ölçüşecek kaynağı ya da nüfuzu yok ve buna hiç yeltenmiyor; siyah kravatı yalnızca iki geceyle sınırlıyor. Gerisinde kalan dokuz gün, Bohemya'nın çam kokulu tepeleri arasında, kaplıca kasabasının o tuhaf dinginliğiyle akıyor. Cannes'dan sonra Croisette'in en kritik filmlerinin sektör dışı, meraklı bir genç seyirciyle ilk kez buluştuğu yer burası. Yani bir keşif festivali — vitrin değil, eşik.

Hoffman, Binoche ve Berlin'deki Bir Aile

Altmışıncı edisyon, ömür boyu başarı anlamına gelen Kristal Küre'yi iki isme veriyor: Dustin Hoffman ve Juliette Binoche. İlk bakışta klasik bir jübile jesti. Ama Binoche'un seçimi bana manidar geliyor; Haneke'nin Caché'sindeki o bastırılmış suçluluğu, Kieslowski'nin Mavi'sindeki yası taşımış bir yüz, festivalin Avrupa sanat sinemasına bağlılığının cisimleşmiş hâli. Bir ödül töreni bazen bir manifestodur: Karlovy Vary kime saygı duruşunda bulunduğuyla nasıl bir sinemanın yanında durduğunu söyler.

Ama asıl heyecanım, kırmızı halıda değil, yarışma kuşağında. Bu yıl ana Kristal Küre yarışmasındaki on iki filmin tamamı dünya prömiyeri; festival genelinde yirmi dört film ilk kez burada perdeye geliyor. İçlerinde festivalin ilk Burma, ilk Kolombiya ve ilk İsviçre yarışma filmleri var. Bu, bir 'en'leri kovalama hevesi değil; bir küratörlük cesareti. Henüz kimsenin görmediği, hiçbir algoritmanın önceden onaylamadığı bir filmin önüne oturmak — sinemanın bana hâlâ verebildiği en yakın şey, keşfin o saf hâli.

Yarışmadaki en çok konuşulan filmlerden biri Hijamat. Yönetmen Nader Saeivar'ın dördüncü uzun metrajı; ama dikkatimi çeken, yapımcı ve kurgucu koltuğunda Jafar Panahi'nin oturması. Filmin merkezinde Berlin'de yaşayan, derinden dindar bir Müslüman aile var; bir oğulun gizli ilişkisi ortaya çıktığında ailenin parçalanma eşiğine gelişi anlatılıyor. Panahi'nin adı bir filmin künyesinde geçtiğinde, o film artık yalnızca bir aile dramı olmaktan çıkar; sansüre, sürgüne ve susturulmaya karşı bir direnişin imzası hâline gelir.

Neden Şimdi, Neden Buraya Bakmalı

Yıllardır Türkiye'de kapanan sanat sineması salonlarının yasını tutuyorum; Emek'in yıkılışını, Atlas'ın dönüşümünü bir bina kaybı değil, bir hafıza kaybı olarak yazdım. Karlovy Vary tam da bu yüzden bir panzehir gibi geliyor. Çünkü orada salon hâlâ bir mabet, bilet hâlâ bir ayrıcalık, kalabalık hâlâ bir topluluk. Bir kaplıca kasabasının ormanlık tepelerinde, çadırların arasında, sinemanın aslında ne için var olduğu yeniden hatırlanıyor: ekranı kişiye özel akışlara bölmek için değil, yabancıları aynı karanlıkta bir araya getirmek için.

3 Temmuz'da perde açıldığında ben de gözümü o tepelere dikeceğim. Hangi filmin Kristal Küre'yi alacağı kadar, kuyruktaki o yirmi yaşındaki gencin salondan ne hisle çıkacağı da merak ediyorum. Çünkü bir festivalin geleceği jürisinde değil, çadırını kuran o sinefilde gizli. Sinema ölmüyor; yalnızca yerini değiştiriyor. Bu yaz adresi belli: batı Bohemya, çam kokusu ve sabaha karşı kurulan bir kuyruk.

  • Karlovy Vary
  • film festivali
  • salon kültürü
  • Orta Avrupa sineması