Sinema
Pálmason Bir Yılı Ekrana Taşıdı: The Love That Remains ve Zamanı Biriktirmenin Maliyeti
İzlandalı yönetmen Hlynur Pálmason, bir evliliğin çözülüşünü senaryo yazarak değil arabasında 35mm kamera taşıyarak çekti. Sonuç: sinemanın zamana nasıl el koyabileceğinin nadir bir kanıtı.

Bir film nasıl çekilmeli sorusuna verilen en tembel yanıt şudur: senaryo yaz, finansman bul, cast'i topla, iki ayda bitir. Hlynur Pálmason bu sürecin tam tersini yapıyor. The Love That Remains'i senaryo yazarak başlatmadı; arabasına bir 35mm kamera koydu ve bir yılı aşkın süre boyunca — 2017'deki bir aile sahnesinden başlayarak — görüntü biriktirdi. Kısa film şeritlerinden, başka projelerden artakalan negatiflerden, fırsatçı bir hassasiyetle kaydettiği anlık kesitlerden.
Film, Cannes 2025'te Cannes Premiere bölümünde gösterildi; İzlanda'nın 98. Oscar'lara gönderdiği aday oldu. Bunlar birer uğrak noktası. Asıl mesele şu: Pálmason neden bu yöntemi seçiyor? Bir röportajda söyledikleri, bir yönetmenin zaman anlayışını nadiren bu kadar açık biçimde ifşa eder: 'Dört yıl boyunca yazıp geliştirmek ve ardından iki ayda çekmek istemedim; her hafta çekmek istedim. Bir ressam gibi, stüdyosunda çalışan bir ressam gibi.'
Bu, Tarkovsky'nin 'zamanı şekillendirmek' dediği şeyle aynı zeminde duruyor. Ama Pálmason'un yaklaşımı Tarkovsky'nin metafizik katmanından farklı bir yere oturuyor: daha maddi, neredeyse belgeci. Bir balıkçının üç yazını içeren görüntüler, aralarında çekilen bir boşanma anlatısına yediriliyor. Zaman burada dramatik bir araç değil, doğrudan malzeme. Kurgu, bu malzemeyi seçiyor ve kesiyor — Pálmason hem yönetmen hem de kendi görüntü yönetmeni, yani kameranın neyi gördüğünü başka kimse kararlaştırmıyor.
Filmin öyküsü basit görünüyor: görsel sanatçı Anna ile balıkçı Magnús, genç aşıklarken evlenmişler, yıllar içinde uzaklaşmışlar. Magnús evi terk etmiştir. Ama Pálmason bu ayrılışı dramatik bir kopuş sahnesiyle değil, mesafenin birikmesiyle anlatıyor. Çocukları — ikisi de gerçek hayatta yönetmenin kendi çocukları — bu filmin en keskin ahlaki boyutunu taşıyor: bir ayrılık, yetişkinlerin yorgunluğundan çıkıp çocukların gözüne nasıl yerleşiyor?
35mm seçimi burada tesadüfi değil. Dijital görüntünün kusursuz yüzeyinin karşısında 35mm, zamanın geçtiğini hissettiriyor: grain, pozlama farkları, renk ısısındaki ince kaymalar. Magnús'un trawler'da geçirdiği yaz sahneleri, Anna'nın lazer kesimli metal baskılarını ürettiği atölye görüntüleriyle karşılaşıyor — iki malzeme, iki hayat tarzı, ama aynı film şeridinde. Bu birliktelik bir estetik tercih değil, anlatının kendisi.
Hollywood'un ve büyük festival devrelerinin domine ettiği 2025 Cannes'ında The Love That Remains ana yarışmada değildi. Cannes Premiere bölümü, zaten yarışmanın biraz dışında duran, bir ödüle ihtiyaç duymayan filmler için ayrılmış bir köşedir. Pálmason'un filmi orada tam yerindeydi. Ve orada belki de en önemli ödülü de aldı: Palm Dog — ekibin evcil köpeği perde köpeği Panda'nın gülünç ama tatlı olduğu bir kategori. Bir şaheser bu kadar hafifçe de var olabilir.
Film şu anda Türkiye'de vizyona girmiş değil. Girecek mi bilinmez. Sanat sineması dağıtımının sürekli daraldığı bu dönemde, bir İzlanda filmi en iyi ihtimalle MUBI veya bir festival programıyla bulunabilir olacak. Bu, tam olarak Pálmason'un anlattığı hikâyenin bir parçası: yavaş, sabırlı, her hafta çekilen bir film, ancak sabırlı ve aktif izleyiciye ulaşabiliyor.
Bu filmi özel kılan şey, sinemanın zamanla ne yapabileceğini hatırlatması. Bir sahneyi çekmek ile bir ilişkiyi yaşamak arasındaki mesafe, Pálmason'un yönteminde bulanıklaşıyor. Kamerası arabasındayken, kısa film şeritlerini kullanırken, kendi çocuklarını çerçevelerken aynı zamanda o ayrılışın içinde de yaşıyor. Bir film hem belge hem kurgu hem yaşantı olabiliyorsa, Pálmason bunu biliyor.