SevantheModa, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sinema

Tokyo'da Kötü Bir Polis ve Yüz Birinci Film

Takashi Miike, Abel Ferrara'nın asi mirasını Tokyo'ya taşıyor. Bad Lieutenant: Tokyo, TIFF 2026'da prömiyer yapıyor — ve bu bir devir teslim değil, bir müsadere.

· Sinema Editörü · · 2 dk okuma
Yağmurlu bir Tokyo arka sokağı: ıslak zeminde yansıyan neon ışıkları

Bir filmin başka bir filmin adını taşıması, sinemada genellikle ya bir selam ya da bir cephe bildirisidir. Takashi Miike için bu ayrım önemli değil — o her ikisini aynı anda yapıyor zaten. Bad Lieutenant: Tokyo, TIFF 2026'da dünya prömiyerini yapacak ve şimdiden festivalin en gürültülü başlığı konumunda. Ama bu gürültü Miike'yi hiçbir zaman doğru okumadı.

Serinin kökleri Abel Ferrara'nın 1992 tarihli Bad Lieutenant'ına uzanıyor: Harvey Keitel'in o parçalı, neredeyse pornografik özçöküşü, Amerikan bağımsız sinemasının kendini aşmaya en yaklaştığı anlardan biriydi. Sonra Werner Herzog 2009'da bu karakteri New Orleans'a taşıdı, Nicolas Cage'i merkeze aldı ve seriye hem hicivli hem de delilik dozunda bir yeni katman ekledi. Miike şimdi bu zincirin halkasını Tokyo'ya bağlıyor. Senaryoyu Daisuke Tengan yazdı — Miike'nin Thirteen Assassins (2010) gibi filmlerinde de imzası olan isim.

İki Kültür, Bir Fay Hattı

Film, yozlaşmış bir Tokyo dedektifini merkeze alıyor: FBI, eski Yakuza yapılanması ve kayıp bir Amerikalı kız etrafında dönen bir neo-noir labirenti. Shun Oguri dedektifi oynuyor; Lily James Amerikalı tarafı temsil ediyor. Bu çift seçimi başlı başına bir beyan: Miike salt bir Japon suç filmi yazmıyor, iki kültürün faylarını Tokyo'nun altında çakıştırıyor.

Miike'nin külliyatını katetmek, sinemanın çoğulluğuna inanmak için yeterli bir argüman. Audition (1999) ile Visitor Q (2001) arasındaki mesafe, yalnızca tür değil dünya görüşü açısından da derin bir uçurumdur; ama ikisi de aynı yönetmenden çıkıyor. Ichi the Killer (2001) ve Thirteen Assassins (2010) aynı elde tutulabilen iki farklı şiddet anlayışının ürünleri. Miike hakkında yapılan en büyük hata, bu çoğulluğu bir tutarsızlık olarak okumak. Aslında bu, Japon sinemasının genre geleneğine içeriden bakış atarak onu hem taklit eden hem yıkan bir zekânın taktiksel esnekliğidir.

Yüzü aşkın filme rağmen, ilk karesinden son karesine kadar sizi şaşırtma kapasitesini korumak — bu başlı başına bir zanaat. Belki de Miike'nin gerçek janrı bu.

Ferrara'nın Merkezi Gerilimi

Ferrara'nın orijinal filmindeki merkezi gerilim dinle suç arasındaydı: Keitel'in dedektifi hem kurbanlarını hem Tanrıyı hem de kendini yargılıyordu, bu üç yargı iç içe geçiyordu. Miike'nin Tokyo'sunda bu gerilim hangi koordinatlara kayacak? Japon toplumunun görünür düzeni ile altındaki çürüme arasındaki o bilinen mesafeye mi? Yoksa Miike bunu da alt üst edecek, düzenin ta kendisini suçun kaynağı yapacak mı? Fragman bu soruyu açık bırakıyor — ama açık bırakmak da Miike'nin tercihidir.

Neon filmi dağıtım için aldı. TIFF'in sonbahar programına bu kadar erken girmiş, bu kadar yüksek sesli bir başlıkla konumlanmak, hem bir iddia hem de bir test. Miike'nin Batı festivallerindeki tarihçisi tutarsız: Cannes büyük filmleri için her zaman kapısını açmadı, Venedik zaman zaman yakın durdu. Toronto ise uzun süredir Japon auteur sineması için daha doğal bir zemin.

Bad Lieutenant: Tokyo'yu izlemek için Eylül'ü beklemek gerekecek. Ama Miike hakkında bir şey önceden söylenebilir: onun 'kötü' polisi, Ferrara'nın vicdanlı günahkârından ya da Herzog'un karizmatik nihilistinden farklı bir şey olacak. Tokyo'nun o steril neo-noir görüntüsünün altında Miike genellikle en iyi sürprizini saklıyor.

  • takashi-miike
  • bad-lieutenant-tokyo
  • tiff-2026
  • neo-noir