SevantheModa, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Gastronomi

Müzeden Şişeye: Anadolu'nun Kayıp Üzümleri Artık Satın Alınıyor

Yıllarca yalnızca tadım masalarında ve akademik makalelerde yaşayan Hasan Dede, Urlakarası, Karamenüş gibi yerli çeşitler ilk kez kendi adıyla şişelendi. Asıl mesele üzümün kurtarılması değil; o şişenin altından çıkan iktisat.

· Gastronomi & Şarap Editörü · · 5 dk okuma
Toprağa yarı gömülü kil küpler ve yanlarında yeni hasat edilmiş koyu yerli üzüm salkımları

Bir üzümün adını ilk kez bir şişenin sırtında, üreticinin değil cinsin adıyla görmek tuhaf bir duygu. Yıllarca o ismi yalnızca bir ampelografi makalesinin dipnotunda, bir köy düğününde ikram edilen ev şarabının ağız tadında ya da yaşlı bir bağcının 'bunu artık kimse bilmez' diye başlayan cümlesinde duydunuz. Şimdi raftan alıyorsunuz. Karamenüş yazıyor etiketinde, başka hiçbir şey değil. Bu, Anadolu bağcılığının son birkaç mevsimde geçtiği eşiğin en somut kanıtı: kayıp üzümler artık kaybolmuş değil, satın alınabilir.

Geçtiğimiz aylarda İstanbul'da, küçük bir şarap barının arka odasında bir araya getirilen on bir şişe, bu eşiği bir vitrin gibi gözler önüne serdi. Hepsinin ortak özelliği vardı: her biri, daha önce hiç tek başına, kendi adıyla ticari şaraba dönüşmemiş bir Anadolu çeşidiydi. Daha düne kadar bunlar harman içinde eriyen, çoğu zaman 'yerli üzüm' diye toptan etiketlenen, kimliği üreticinin lütfuna kalmış cinslerdi. Masadaki on bir kadeh, bir nostalji jesti değildi; bir niyet beyanıydı.

Ben bu hikâyeyi yıllardır izliyorum ve dürüst olmam gerekirse, en çok korktuğum şey romantizmdi. Çünkü 'unutulmuş Anadolu üzümü' tamlaması, bir markanın sırtına yapıştırılan en kolay etiket hâline gelebilir. Asıl soru, üzümün kurtarılıp kurtarılmadığı değil — asıl soru, o şişenin altından nasıl bir iktisat, nasıl bir emek ve nasıl bir kimlik iddiası çıktığı.

Bir üzümün 'var olduğunu' kanıtlamak

Urlakarası'nın hikâyesi, bu işin ne kadar yalın bir romantizm meselesi olmadığını anlatıyor. Urla Şarapçılık'ın kurucusu Can Ortabaş, yörede köylülerle konuşa konuşa bir asma kütüğünün izini sürmüş; eldeki üzümün bilinen hiçbir çeşide benzemediğinden şüphelenince meseleyi laboratuvara taşımış. Sabancı Üniversitesi ve TÜBİTAK'ın yürüttüğü DNA analizi, bu asmanın kayıtlı hiçbir cinsle eşleşmediğini, yani gerçekten kendine ait bir kimlik olduğunu doğrulamış. Üzüm, 2012'de Dünya Şarap Atlası'na adıyla girmiş.

Bu satırların önemi şurada: Urlakarası uzun yıllar boyunca yalnızca İtalyan Nero d'Avola ile yapılan bir harmanda, az miktarda görünüyordu. Yani vardı ama görünmüyordu; başka bir üzümün gölgesinde, ona renk ve gövde katan sessiz bir ortaktı. İlk kez tek üzümden, kendi adıyla şişelenmesi, bir teknik tercihten çok bir cesaret meselesi. Çünkü bir cinsi monosepaj yapmak, onu çıplak bırakmaktır: artık saklanacağı bir harman yok, kusuru da erdemi de tek başına taşıyacak.

Aynı titizlik, Paşaeli'nin kurucusu Seyit Karagözoğlu'nun yıllardır sürdürdüğü çabada da var. Kolorko, Sıdalan, Çakal Üzüm gibi adları çoğumuzun ilk kez duyduğu cinsleri yeniden bağa, oradan da kadehe taşıyan; bunları yurt dışındaki tadımlarda Türkiye'nin imzası olarak masaya koyan bir damak inadı bu. Burada bir koleksiyonerlik değil, bir argüman var: Anadolu'nun dünyaya anlatacak bir şarabı, uluslararası üzümlerin yerli taklidiyle değil, yalnızca kendi cinsleriyle olur.

Bir cinsi monosepaj yapmak, onu çıplak bırakmaktır: artık saklanacağı bir harman yok, kusuru da erdemi de tek başına taşıyacak.

Mert Aydeniz

Güzelyurt'taki küpler: şarabın insan ölçeği

Eğer bu hareketin bir kalbi varsa, o kalp Aksaray'ın Güzelyurt ilçesinde, Hasan Dağı'nın eteğinde atıyor. Gelveri, mimarlıktan gelen Udo Hirsch ile eski bir çini ustası olan Hacer Özkaya'nın yürüttüğü, gerçekten iki kişilik bir üretim. Yaklaşık üç hektarlık bağda, yılda yalnızca beş ila altı bin litre şarap çıkıyor — kasten az. Hirsch'in anlattığı kadarıyla bu küçüklük bir eksiklik değil, modelin ta kendisi: küçük kaldıkça artı değer üretiyor, sürdürülebilir kalıyor.

Gelveri'nin işlediği Hasan Dede, Keten Gömlek, Taş Üzüm, Koku Üzüm gibi cinsler, bölgenin son örnekleri. Asmalar fidanlıktan aşılanmış değil, kendi kökleri üzerinde, oldukları yerde duruyor. Bu, bağcılıkta giderek nadirleşen bir hâl: çoğu modern bağ, hastalığa dayanıklı Amerikan anaçlarına aşılı asmalardan kurulur. Gelveri'nin volkanik tüf toprağında kendi kökü üzerinde duran asması ise, kelimenin tam anlamıyla bir hafıza taşıyıcısı.

Şarap, yörede 'küp' denen kil amforalarda mayalanıp dinleniyor. Gürcistan'ın toprağa gömülü kvevri geleneğiyle akraba bu yöntem, son birkaç yılda dünya şarap basınının gözdesi oldu; oysa Anadolu'da bu, bir trend değil, kesintisiz süren bir alışkanlığın devamı. Şıra düzenli aralıklarla elle çevriliyor, şişeleme, mantarlama, etiketleme tek tek elde yapılıyor. Bu, fabrika değil, bir atölye ritmidir; bir şişenin neden o kadar değerli olduğunu, fiyat etiketine bakmadan anlatan bir ritim.

Doğu'dan bir karşılaşma: Karamenüş

Listedeki en uzak yolcu belki de Karamenüş'tü. Malatya'nın Arapgir ilçesinin yerlisi bu kırmızı üzüm, ilk ticari örneğini 2024 hasadıyla, Aydın merkezli Prodom'un elinden verdi. Arapgir, bağcılığı yüz yıl öncesine, Ermeni ve Türk üreticilerin yan yana çalıştığı bir döneme dayanan, sonra büyük ölçüde unutulmuş bir yöre. Bir Ege üreticisinin Doğu Anadolu'dan bir üzümü alıp ona ilk ticari şişesini vermesi, coğrafi bir köprü olduğu kadar, bu hareketin tek bir bölgeyle sınırlı kalmadığının da işareti.

Burada beni heyecanlandıran şey, üzümün egzotikliği değil — çünkü egzotiklik, çabuk tüketilen bir baharattır. Beni asıl ilgilendiren, bu cinsin Arapgir'in sert karasal ikliminde, kısa ve keskin yazında ne anlattığı: tanen mi getiriyor, asit mi, yoksa o yörenin hep söylenen ama hiç şişelenememiş bir tadı mı? Bir üzümü kurtarmak, onu yalnızca yaşatmak değildir; ona konuşma hakkı tanımaktır. Karamenüş ilk kez kendi cümlesini kuruyor.

Romantizm ile etiket arasındaki ince çizgi

Şimdi tehlikeli kısma geliyorum. Bu hikâye o kadar güzel ki, kötüye kullanılmaya da o kadar açık. 'Atalık', 'kayıp', 'endemik', 'son örnek' — bunların hepsi, bir şişenin fiyatını ikiye katlayabilecek pazarlama kelimeleri. Bir cinsi yeniden hayata döndürmekle, ona yalnızca bir hikâye giydirmek arasındaki fark, çoğu zaman kadehte belli olur: Birinde üzüm konuşur, diğerinde etiket. Tüketici olarak bizim ödevimiz, bu ikisini ayırt edebilecek kadar meraklı olmak.

Ölçek meselesi de burada devreye giriyor. Gelveri'nin yıllık birkaç bin litresi, Urlakarası'nın sınırlı sayıdaki şişesi, Paşaeli'nin ilk hasattan çıkan elli kadar şişesi — bunlar bir piyasayı değil, bir kanıtı temsil ediyor. Bu üzümlerin gerçekten geri dönmesi, yani köylünün yeniden bu asmayı dikmeyi kârlı bulması için, birkaç idealistin atölyesinden çok daha geniş bir iktisada ihtiyaç var. Aksi hâlde elimizde, müzelik güzellikte ama erişilmez, küçük bir koleksiyon kalır.

Yine de iyimserim. Çünkü bu üzümlerin ilk kez kendi adıyla şişelenmesi, geri dönüşü olmayan bir cümle kurdu. Bir kez Karamenüş'ün, Hasan Dede'nin, Urlakarası'nın tek başına ayakta durabildiğini gördükten sonra, onları yeniden bir harmanın dibine, başka bir üzümün gölgesine gömmek zor. O on bir kadeh, bir vedanın değil, bir başlangıcın resmiydi. Anadolu bağı, dünyaya yıllardır aradığı cümleyi belki de en sonunda, başkasının diliyle değil, kendi cinsiyle kuruyor.

  • yerli üzüm
  • Türk şarabı
  • terroir
  • doğal şarap