Sinema
Cannes 2026'nın Asıl Hikâyesi: Salonu Ayağa Kaldıran Filmler Ödülsüz Döndü
On dakikalık ayakta alkış, bölünmüş bir yarışma ve eli boş giden Amerikalılar. 79. Cannes'da kürsüye çıkanlar ile eleştirmen ızgarasının tepesindeki filmler neden bu kadar farklıydı?

Bir festivalin hafızası, ödül listesinden önce salonun gürültüsünde kalır. 79. Cannes kapanırken Lumière Salonu'nun kırmızı koltukları arasında dolaşan asıl soru, kimin Palmiye'yi aldığı değildi. Daha çok şuydu: Croisette'i on dakika ayağa kaldıran filmler ödül masasından neden eli boş döndü? 12-23 Mayıs 2026 arasında geçen bu edisyon, kazananlarıyla değil, kazanamayanlarıyla daha uzun konuşuldu. Park Chan-wook'un jürisi tepedeki iki filmi seçti — Cristian Mungiu'nun Fjord'una Altın Palmiye, Andrey Zvyagintsev'in Minotaur'una Grand Prix — ama bu iki adın gölgesinde, eleştirmen ızgarasının tepesini paylaşanlar bambaşka filmlerdi. O ayrışmanın hikâyesi burada.
Fjord ve Minotaur'un hesabını ayrı yazılarda görmüştük; bu sayfa onların değil, kürsüye hiç çıkamayanların sayfası. Çünkü Cannes 2026'nın gerçek gerilimi, perdedeki coşkuyla törendeki sessizlik arasındaydı. Eleştirmenler bir filmi göklere çıkarırken jüri başka bir kapıyı çalıyordu; bazen de tam tersi oluyordu. Bu makas, festivalin neyi onayladığından çok neye değer biçtiğini ele veriyor.
Yılın en çarpıcı çelişkisi James Gray'in adıyla anılıyor. Brighton Beach'in Rus mafyasına dolanan bir banliyö ailesini anlatan Paper Tiger, yarışmaya son dakikada eklenen bir filmdi; Neon, festivalden hemen önce dağıtım hakkını kaptı. 16 Mayıs akşamı dünya prömiyeri yapıldığında salon ayağa kalktı ve alkış on dakika sürdü. Adam Driver, Scarlett Johansson ve Miles Teller'ı bir araya getiren film için Deadline'ın deyişiyle tepki 'çılgıncaya yakındı'. Variety, ödül favorileri arasında saydı. Sonra tören geldi ve Paper Tiger hiçbir dalda anılmadı.
Bu, Gray için yeni bir yara değil. Yönetmen altıncı kez ana yarışmaya seçildi ve altıncı kez Cannes'dan ödülsüz ayrıldı — eleştirmenlerin 'utanç verici' diye nitelediği bir istikrar. Artforum bile, yarışmanın geri kalanına burun kıvırdığı bir yazıda, Gray'in 115 dakikaya sığdırdığı set sahnelerini ve gerilim mimarisini övdü; filmin 'daha uzun bile olabileceğini' yazdı. Bir yapımın eleştirmenleri ve seyirciyi aynı anda kazanıp jüriyi hiç ikna edememesi, Cannes'ın salonla kürsü arasındaki o eski çatlağını en yalın hâliyle gösterdi.
Paper Tiger yalnız değildi. Ira Sachs'ın The Man I Love'ı, yarışmadaki diğer Amerikan filmi olarak aynı kaderi paylaştı; o da eli boş döndü. İki ABD yapımının birden ödül masasında yer bulamaması, festivalin Avrupa-merkezli rotasıyla okunabilir — ama o rotanın seyircinin coşkusuyla bu denli açık çatışması, bu yıla özgü bir tat bıraktı.
Cannes 2026'nın asıl ölçüsü kürsü değildi; perdenin önünde dakikalarca süren alkışla törendeki o buz gibi sessizlik arasındaki mesafeydi.
Bir festivali canlı tutan, üzerinde uzlaşılan filmler değil, üzerinde kavga edilenlerdir. 2026'da o film, Na Hong-jin'in Hope'uydu. Güney Koreli yönetmenin 160 dakikalık bilimkurgu-canavar gerilimi, yarışmaya bugüne dek girmiş en pervasız yapımlardan biri olarak anıldı. World of Reel filmin Cannes'ı 'kutuplaştırdığını' yazdı; FirstShowing daha keskindi ve onu 'bilimkurgunun hem en iyisi hem en kötüsü' diye tarif etti. Aynı perde önünde kimisi hayranlık, kimisi tam bir şaşkınlık yaşadı.
Filmin kozları da kusurları da nettiydi. Hwang Jung-min ve Zo In-sung'un oyunculuğu sağlamdı; Hoyeon'un acemi polis olarak göründüğü anda salonun coşkuyla karşılık verdiği aktarıldı. Buna karşın Variety, yapımı 'fazla uzun bir yaratık filmi' diye nitelendirdi: on beş dakikalık kovalamaca sahnelerinin araya girip iki dakikalık olay örgüsüne dönmesi, dağınık kurgu ve özensiz görsel efektler. Hope, tam da bu yüzden konuşuldu — bir filmin kırılganlığıyla cüretini aynı kadrajda barındırması, Cannes'ın sevdiği türden bir tartışmadır.
Cannes'da kürsüden bağımsız bir başka tabela daha işler: günlük eleştirmen ızgaraları. Screen International gibi yayınların puan tablolarında 2026'nın açık ara favorisi, Pawel Pawlikowski'nin Fatherland'iydi. 1949'un ikiye bölünmüş Almanya'sında, Amerika'daki sürgününden ülkesine dönen romancı Thomas Mann'ı anlatan film, Screen'in 3,3'lük en yüksek puanını topladı ve En İyi Yönetmen ödülüne uzandı — gerçi bu ödülü, La Bola Negra'yla Javier Calvo ve Javier Ambrossi ikilisiyle paylaşmak zorunda kaldı. Onun ayrı hesabını başka yazıda gördük. Burada önemli olan, eleştirmenin kalbini kazanan filmin bu kez jüriyle de, bölüşülmüş de olsa, buluşabilmesiydi; nadir bir uzlaşma anı.
Izgaranın dibi ise bir başka tartışmanın adresiydi. Léa Mysius'un yarışma çıkışını yaptığı The Birthday Party (Histoires de la nuit), Laurent Mauvignier'nin romanından uyarlanan bir eve-girme gerilimiydi. Hafsia Herzi, Benoît Magimel, Monica Bellucci ve Bastien Bouillon gibi güçlü bir kadroya rağmen film, Screen'in ızgarasında 1,1 ortalamayla en alta yerleşti. Aynı festivalde aynı ölçeğin iki ucu: Paper Tiger'ın coşkusu ile Mysius'un soğuk karşılanışı, 2026'nın ne kadar bölünmüş bir yıl olduğunu sayılarla anlatıyordu.
Ana yarışmanın gölgesi ağırdı ama 2026'nın en taze çıkışları yan bölümlerden geldi. Un Certain Regard'ı açan film, Jane Schoenbrun'un uzun adlı yapımı Teenage Sex and Death at Camp Miasma'ydı: eski moda slasher kalıplarını cinsel uyanışın diline çeviren, fazlasıyla zeki ve aykırı bir queer fantazyaydı. Sıcak eleştirilerle karşılandı ve Queer Palme'yi kazandı. Leïla Bekhti başkanlığındaki jüri ise bölümün ana ödülünü Avusturyalı Sandra Wollner'in üçüncü filmi Everytime'a verdi. İçinde beş ilk yönetmenlik denemesi barındıran 19 yapımlık bu seçki, festivalin geleceğini ana yarışmadan daha cömertçe gösterdi.
Genel havaya gelince, eleştirmenlerin çoğu kibar değildi. Artforum'da Jordan Cronk yarışmayı 'Europudding tadında' diye tanımladı; tanınmış ama tartışmalı isimlerle, kendi deyişiyle 'yulaf lapası kıvamında auteur'lerle dolu bir kadrodan söz etti. Bir başka eleştirmen, bunu 'ilk elden yaşadığım en zayıf yarışma' diye yazdı. Yine de aynı yazılar Minotaur ve Fatherland gibi birkaç filmi istisna tutmayı ihmal etmedi. Zayıf bir yıl bile Cannes'da bir avuç unutulmaz film bırakabiliyor — mesele, jürinin onları görüp görmediği.
79. Cannes geriye, düzgün bir ödül tablosundan çok bir soru bıraktı: Bir filme asıl değeri kim biçer — perdenin önünde dakikalarca ayakta duran salon mu, kapalı kapı ardındaki dokuz kişi mi? Paper Tiger'ın boş döndüğü, Hope'un tartışıldığı, The Birthday Party'nin ızgaranın dibinde kaldığı bu yıl, cevabın hiçbir zaman tek olmadığını hatırlattı. Cannes'ın büyüsü de belki buradadır: alkış ile ödülün hiçbir zaman aynı dili konuşmaması.