SevantheModa, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sinema

Park Chan-wook'un Masası: Cannes 2026 Jürisi Neyi Ödüllendirdi?

Sekiz farklı ses, üç beraberlik ve bir Koreli yönetmenin başkanlığı. Cannes 2026 jürisinin verdiği kararlar, festivalin nereye baktığını ele veriyor.

· Sinema Editörü · · 4 dk okuma
Cannes'da Croisette boyunca akşamüstü ışığı: Palais des Festivals'ın merdivenleri, kırmızı halı ve festival atmosferi.

Bir festivalin gerçek karakteri, açılış gecesinin parıltısında değil, kapanış akşamı zarftan çıkan adlarda belli olur. 79. Cannes Film Festivali 12-23 Mayıs 2026'da Croisette'i bir kez daha sinemanın merkezine çevirdiğinde, asıl merak edilen filmler kadar onları kimin tarttığıydı. Çünkü bu yıl jüri masasının başında alışılmadık bir isim oturuyordu: intikam üçlemesinin, 'The Handmaiden'in ve 'Decision to Leave'in yönetmeni Park Chan-wook.

Park, Juliette Binoche'tan başkanlık koltuğunu devralırken bir ilki de beraberinde getirdi. Festivalin 79 yıllık tarihinde jüri başkanlığı yapan ilk Koreli oydu; kıtanın da yalnızca üçüncü temsilcisiydi — 1962'de Tetsurō Furukaki, 2006'da Wong Kar-wai. Bu atama, Cannes'ın son yıllarda Asya sinemasına açtığı kapının doğal bir devamı gibi okundu. Ama mesele yalnızca coğrafya değildi. Park'ın sineması içgüdüsel, kanlı, barok; ahlaki olarak rahatsız edici sorular sormaktan çekinmeyen bir sinema. Onu masanın başına oturtmak, festivalin cesarete bir davetiye çıkardığının işaretiydi.

Sekiz Ses, Tek Masa

Park'a eşlik eden jüri, kasıtlı biçimde çok sesliydi. İki yönetmen daha vardı: 'Nomadland' ile Oscar kazanan Chloé Zhao ve Belçikalı Laura Wandel, 'Playground' ile Un Certain Regard'da iz bırakmış sert, çocuk gözünden bakan bir sinemanın sahibi. Şilili genç yönetmen Diego Céspedes masadaki en taze sesti. Oyuncu kanadında Demi Moore — geçtiğimiz dönemin en konuşulan dönüşlerinden 'The Substance' sonrası yeniden ciddiye alınan bir kariyerle —, 'Loving' ve 'Passing' ile hatırlanan Ruth Negga, Jim Jarmusch sinemasının vakur yüzü Isaach De Bankolé ve bir karakter oyunculuğu ansiklopedisi olan Stellan Skarsgård yer aldı.

Skarsgård'ın orada olması başlı başına bir hikâyeydi. Jürinin ilk oyuncu üyelerinden Jacob Elordi, ayağındaki kırık yüzünden Palais'nin merdivenlerini günde defalarca çıkamayacağı gerekçesiyle son anda çekilmişti. Boşalan koltuğa 74 yaşındaki Skarsgård geçti — 2022'de geçirdiği inmenin hafızasını ve konuşmasını etkilemesine, son filmlerinde repliklerini kulaklıktan almasına rağmen kariyerini sürdüren bir usta. Genç oyuncunun bir ayak sakatlığıyla geri çekildiği yerde, yarım asırlık bir oyuncunun yorulmadan masaya oturması, festivalin kuşaklar arası ironisini özetledi. Sekizinci ve belki de en az beklenen üye ise bir senaristti: Ken Loach'ın yıllardır kalemi olan, 'I, Daniel Blake' ve 'The Wind That Shakes the Barley' ile iki Altın Palmiye'ye imza atmış Paul Laverty.

Bu kompozisyon tesadüf değil. Bir senaristin masaya alınması, festivalin senaryoyu jürinin merkezine çağırdığını söylüyordu. Yönetmen-oyuncu-yazar dengesi, ödüllerin yalnızca görsel ihtişama değil, anlatının dokusuna da bakacağını baştan haber veriyordu. Park'ın kendi sineması da tam buradan beslenir: kusursuz kompozisyonun altında her zaman sağlam, hesaplı bir senaryo iskeleti vardır.

Beraberliklerin Anlamı

Kapanış gecesinin asıl sürprizi, kazananların adları kadar onların sayısıydı. Jüri, üç ayrı kategoride beraberlik ilan etti — bir festival için olağandışı bir cömertlik. En İyi Yönetmen ödülü, 'La Bola Negra' ile Javier Calvo ve Javier Ambrossi ikilisiyle 'Fatherland' ile Paweł Pawlikowski arasında paylaşıldı. En İyi Erkek Oyuncu, Lukas Dhont'un Birinci Dünya Savaşı dramı 'Coward'da iki Belçikalı askeri canlandıran Emmanuel Macchia ile Valentin Campagne'a birlikte verildi. En İyi Kadın Oyuncu da 'All of a Sudden'daki performanslarıyla Virginie Efira ve Tao Okamoto'nun oldu.

Beraberlik, jüri dünyasında çift anlamlı bir karardır: hem bir cömertlik jesti hem de masada uzlaşmanın sınırına gelindiğinin örtük bir kabulü. Park, kapanış basın toplantısında esprili bir teslimiyetle özetledi: iki eser de o kadar etkileyiciydi ki birini diğerinden ayırmak imkânsızdı. Paylaşılan oyunculuk ödülleri de aynı mantığın ürünüydü. Bu açıklamalar sevimliydi, ama altında bir gerçek yatıyordu: bu jüri hiyerarşi kurmaktan çok, beğendiğini kucaklamayı seçti.

Beraberlik, hem iki eşit işi onurlandırmanın zarif yolu hem de seçememenin sakin itirafıdır.

Eleştirmenlerin gözünden kaçmayan bir ayrıntı da basın toplantısının kendisiydi. Moderasyonun, jürinin zorlu seçimlerine dair sert soruları savuşturup törensel ayrıntılara yönelmesi, kararların ardındaki gerçek tartışmanın perde arkasında kalmasına yol açtı. Cannes'ın jüri odası tarihsel olarak bir kara kutudur; bu yıl o kutu her zamankinden daha sıkı kapalı kaldı. Park'ın kapanışta attığı şaka — Altın Palmiye'yi aslında hiçbir filme vermek istemediğini, çünkü kendisinin hiç kazanmadığını söylemesi — bu kapalılığı ele veriyordu: başkan, kararın ağırlığını bir özeleştiriyle yumuşatmayı seçmişti.

Zirvedeki İki Ad ve Çizilen Hat

Festivalin tepe ödülleri ise tartışmasız bir ağırlık taşıyordu. Altın Palmiye, Norveç'e göç eden Evanjelist bir Rumen ailenin çocuk koruma sistemiyle çarpışmasını anlatan 'Fjord' ile Cristian Mungiu'ya gitti. Yönetmen böylece ikinci Palmiye'sine ulaşan onuncu isim olarak Coppola, Haneke ve Ken Loach'ın yanına yazıldı. Büyük Ödül'ü, savaşın gölgesinde bir Rus iş insanının çöküşünü işleyen 'Minotaur' ile Andrey Zvyagintsev aldı. Bu iki filmin hak ettiği derinlikli okumayı ayrı yazılarımıza bıraktık; burada önemli olan, ikisinin birlikte çizdiği hat.

Çünkü bu jüri, en yüksek iki ödülü ahlaki sıkışmanın, kurumla bireyin çatışmasının, vicdanın bedelinin sinemasına verdi. Mungiu'nun soğuk, kliniğe yakın bakışı ile Zvyagintsev'in metafizik kasveti arasında ortak bir damar var: insanı bir sistemin dişlileri arasında sıkışmış halde görmek. Park Chan-wook'un kendi sineması da tam olarak burada nefes alır. Zirvedeki seçimler, başkanın imzasını taşıyor gibi okunabilir — gösterişli bir biçimcilikten çok, rahatsız eden ahlaki sorulara verilen bir ödül.

Jüri Ödülü'nün Valeska Grisebach'ın 'Das Geträumte Abenteuer'ine, En İyi Senaryo'nun Vichy Fransası'nda geçen 'A Man of His Time' ile Emmanuel Marre'a gitmesi de bu çizgiyi tamamlıyor. Ödüller coğrafi olarak Avrupa'ya yaslandı; tematik olarak ise tarihin, savaşın ve aile içi şiddetin ağır sularında dolaştı. Eğlence değil, tartı; teselli değil, yüzleşme.

Sonuçta bir jüri, kazananların listesinden ibaret değildir; bir bakış açısının, bir mevsimin sinema vicdanının kaydıdır. Park Chan-wook'un masası, beraberliklerle hiyerarşiyi yumuşatıp tepedeki kararlarla netleşti: bu festival, izleyiciyi avutmak yerine sarsmayı seçen filmlerin yanında durdu. Croisette'in ışıkları söndüğünde geriye kalan, parıltı değil, bir duruştu.

  • Cannes 2026
  • Park Chan-wook
  • jüri
  • film ödülleri