SevantheModa, kültür ve iyi yaşam
DerlemelerBülten

Sinema

Perdenin Arkasındaki Eller: Bir Filmin Sesini Yapan Yalan

At nalı sesini iki hindistan cevizi kabuğu çıkarır, karda yürümeyi bir torba mısır nişastası. Foley sanatçısının işi gerçeği kaydetmek değil; gerçeğe inandıracak yalanı kurmaktır.

· Sinema Editörü · · 4 dk okuma
Loş bir stüdyoda mikrofon altında ayakkabıyla yürüyen foley sanatçısı, önünde küçük zemin parçaları

Bir western izliyorsunuz. Atlı, tozlu kasabaya giriyor; nallar kuru toprağa vuruyor, o tanıdık çift vuruş — tak-tak, tak-tak. Yıllardır bu sese inanırsınız. Oysa o sahnede at yok. Karanlık bir stüdyoda, perdeye bakan bir kadın var; iki yarım hindistan cevizi kabuğunu avucunda tutuyor, ritmi gözüyle yakalıyor, toprak dolu küçük bir tepsiye usul usul vuruyor. Atın nalı değil bu. Bir taklit bile değil. Daha tuhaf bir şey: gerçeğin yerine geçmiş, gerçeğin kendisinden daha inandırıcı bir uydurma.

Sinemanın en görünmez zanaatına, foley'e hoş geldiniz. Adını bir adamdan alıyor. Jack Foley, 1914'te Universal stüdyolarına girdi; sözsüz filmler perdeden çekilirken, *The Jazz Singer* sesin kapısını araladığında, sesi olmadan çekilen *Show Boat*'u sese çevirme işine gönüllü oldu. Film çekildikten sonra mikrofona yalnızca diyalog girerdi; adımlar, kapı sesleri, kumaş hışırtıları sonradan, perdeye bakarak, canlı canlı eklenirdi. Foley filmi duvara yansıttı ve karakterlerin yürüyüşünü kendi ayaklarıyla yeniden yürüdü. Bir bastonla üç kişinin adımını aynı anda çıkarabiliyordu. 1967'de ölene dek bu işi yaptı; Universal'da bir ses sahnesine onun adı verildi. Yöntemi yaşıyor.

Gerçeğin yetmediği yer

Akla ilk gelen soru saf: madem at sesi lazım, gidip gerçek bir at kaydetsek olmaz mı? Olmaz. Gerçek nal sesini sahaya çıkıp kaydetseniz, perdeye koyduğunuzda zayıf, dağınık, hatta yanlış duyulur. Mikrofon dünyayı kulağımız gibi süzmez; rüzgârı, mesafeyi, yan sesleri olduğu gibi yutar. Foley sanatçısının işi sesi kopyalamak değil, izleyicinin o sesi nasıl hatırladığını yeniden kurmaktır. Karda yürüyüşü düşünün: kar sessizdir aslında, o çıtırtıyı çoğu zaman bir torba mısır nişastasını avuçta sıkarak çıkarırlar. Kemik kırılması bir sap kerevizdir. Bir bıçağın ete saplanışı, bir lahananın göbeğine inen darbedir. Hiçbiri gerçek değil. Hepsi gerçekten daha gerçek.

Bu, zanaatın kalbindeki güzel çelişki. Foley sanatçısı bir sahtekâr değil, bir çevirmen. Görüntünün dilini sesin diline aktarıyor. Bunu yaparken filmin değil, filmi izleyen bedenin peşinde: ayağın yere basışındaki ağırlık, paltonun omuza alınışındaki o kısa sürtünme, bir bardağın masaya konuşundaki tereddüt. Bunlar olay örgüsünde yazmaz. Ama bir karakteri yorgun ya da tedirgin gösteren, çoğu zaman replik değil, o adımın tonudur.

Karın çıtırtısı bir torba mısır nişastası, kırılan kemik bir sap kereviz. Hiçbiri gerçek değil; hepsi gerçekten daha inandırıcı.

Bir deney yapın: sevdiğiniz bir sahneyi sesini kısıp izleyin, sonra gözlerinizi kapatıp yalnızca dinleyin. İkinci seferde duyduğunuz neredeyse her küçük ses — ayakkabı tabanının zemine yapışıp kalkışı, anahtarların cebe inişi, bir mektubun zarftan çıkışı — büyük olasılıkla çekim bittikten aylar sonra, loş bir stüdyoda, bir insan tarafından, eliyle, ayağıyla, nefesiyle üretildi. Filmi gerçek kılan dokunun yarısı orada, görünmeyen o odada saklı.

Hindistan cevizi yalanı

At nalı hikâyesi bu zanaatın en sevdiğim kıvrımını barındırıyor. İki hindistan cevizi kabuğunu birbirine vurma numarası radyodan geliyor; tiyatronun, sonra radyo tiyatrolarının ve ilk western'lerin standart hilesiydi. Yıllar geçti, teknoloji ilerledi, gerçek nal seslerini istediğiniz netlikte koyabilir hâle geldik. Ama ilginç olan şu: izleyici artık gerçek nal sesini kabul etmiyor. Kulağımız o çift vuruşa öyle alıştı ki, bir western'de gerçekçi bir hoof sesi duysak, içimizden bir şey 'yanlış' diyor. Sinema kendi yalanını o kadar iyi anlattı ki, yalan kuralın yerine geçti.

Buna 'hindistan cevizi etkisi' deniyor: bir uydurmanın o kadar yerleşmesi ki, gerçeğin kendisi onun yanında sahte kalıyor. Burada zanaatın ötesinde bir şey var, bir hakikat fısıltısı. Sinema hiçbir zaman gerçekliğin kaydı olmadı; her zaman gerçekliğin ikna edici bir kurgusuydu. Foley sanatçısı bu kurgunun en dürüst işçisi — çünkü herkesten açık biçimde uyduruyor ve tam da uydurarak inandırıyor.

Ayakların hafızası

Foley üç koldan ilerler, sanatçılar genelde böyle ayırır. Ayaklar: her karakterin yürüyüşü ayrı kaydedilir, çünkü topuğun zemine inişi bir kişilik beyanıdır. Hareketler: kumaşın sürtünmesi, bir kucaklaşmadaki giysi hışırtısı, oturup kalkışlar. Ve nesneler: kapı kolları, bardaklar, silah horozu, çakmak. Bunların hepsi için stüdyoda 'çukurlar' vardır — tahta, mermer, çakıl, kum, su dolu küçük zemin parçaları. Sanatçı bir akşam içinde birkaç farklı yüzeyde yürür; çıplak ayakla, çizmeyle, terlikle. Bir tek doğru sesi bulana kadar ayakkabı değiştirip durur.

Bu işin emekçileri çoğu zaman jenerikte gözden kaçan satırlarda kalır; oysa bir filmin bedensel inandırıcılığını taşıyan onlardır. İşin güzelliği zenginlik gerektirmemesinde: bir torba nişasta, bir çift eski ayakkabı, sabırlı bir kulak. Pahalı olan ekipman değil, dikkattir. Saatlerce tek bir adımın ritmini tutturmaya çalışacak kadar takıntılı bir dikkat. Vasat bir foley'i fark etmezsiniz çünkü sesler 'olur'; iyi bir foley'i de fark etmezsiniz, çünkü sesler 'var olur'. Zanaatın bütün ödülü bu görünmezlikte saklı, biraz haksızca.

Bir dahaki sefere salonda otururken kulağınızı perdeden kaçırmayı deneyin. Atın nalını, karın çıtırtısını, paltonun hışırtısını dinleyin. Ve o sesin arkasında, karanlık bir odada, perdeye bakarak elindeki hindistan cevizi kabuklarını ritme vuran birini hayal edin. Filme inandığınız her an, biri orada, sizin yerinize yürüdü. Sinemanın en eski numarası bu — ve hâlâ tutuyor.

  • foley
  • ses tasarımı
  • sinema zanaatı